facebook

26 Aralık 2011 Pazartesi

ÇOCUKLUĞUMUN TÜRKÜSÜ

ANNEMİN PAZAR KONSERLERİ


   79'ların sonlarıydı, çok iyi hatırlıyorum. En mutlu günlerimden bir tanesiydi. Nedeni ise televizyon girmişti bizim eve. Aynı zamanda buzdolabı. Babamın en paralı günleriydi. Düşünün; televizyon ve buzdolabını aynı anda, kredi kartı kullanmadan, taksitlendirmeden tikko(canlı) parayla alıvermişti. Bugün bunu hangi orta gelirli yapabilir. Babam terziydi. Bugünle kıyaslarsanız gelir dağılımının ne kadar bozulduğunu görebilirsiniz.

   Yaşadığımız yer elli haneli küçük bir köydü. Sonraları şehrimiz gibi büyüdü ve mahalle oldu, bizim köy. Ve bu elli haneli köyde televizyon iki bilemedin üç hanede vardı. Bunlara çat kapı televizyon seyretmeye giderdik. Düşünemezdik ki, müsait mi, değil mi. Hedef televizyon seyretmekti. Hele bir haneye o kadar insan giderdi ki, sonunda hane sahibi televizyonu bahçeye çıkarmak zorunda kaldı. Açık hava sineması gibi. Bazen televizyon bozuldu numarasına yatarlardı biz de kös kös evimize dönerdik. Nihayetinde dayımlar aldı bir televizyon da bizi bu dertten bir nebze olsa kurtardı. Ama dayımlar da bizim eve uzak otururlardı. Ben de televizyon hatırına orada kalırdım arada bir. Ve sonunda bizim de televizyonumuz vardı. Heidi'yi, Cüneyt Arkın'ı, Tarık Akan'ı, Türkan Şoray'ı, Hülya Koçyiğit'i, Fenerbahçe'yi görebilecektim, hem de kendi evimde. Daha kimlerle tanıştırmadı ki, Elvis Presley, Audrey Hepbörn, Rock Hudson. Kovboylarla ve kötü(!) kızılderililerle tanıştırdı. Reklamlarla özellikle banker kastelli, gıygıy süpürgesi gibi daha niceleriyle.

   Televizyonun tek kanallı(TRT) ve siyah beyazlı yıllar. Ben bunu hiç anlayamazdım. Hakikaten onların yaşadığı yerde renk olmadığına inanırdım. Yoksa niye gördüğümüz gibi çıkmazdı ki karşımıza. Çok mu zordu kırmızı başlıklı kızın kırmızı rengini ekrana taşımaya. Televizyonda gördüğüm o çirkin siyah beyaz ağaçları gördükçe benim bahçemdeki erik ağacına daha bir bağlanırdım. Bizim ağaçlar renkliydi ama orası da çok hareketliydi canım.

   Okuldan döndüğüm vakitlerde hemencecik televizyonun başına. Güne Bakış-Kapanış. Bayrak ve İstiklal Marşı okunana kadar hiç ayrılmazdık, ihtiyaç molaları dışında. Artık bizim eve de misafirler gelmeye başlamıştı. Tabii ki televizyon seyretmeye. Koltuklarım kabarırdı. Televizyonu olmayan arkadaşlarımı gördüğüm zaman onları rencide etmezdim ama birazcık hava atardım  belli belirsiz. Onlar anlamazdı. Bazen kızardım bir arkadaşıma, o zaman tehdit ederdim seyrettirmem Heidi'yi. Klara'nın yürümesini göremezsin. O zaman arkadaşım hemen yumuşayıverirdi. Çok hoşuma giderdi bu benim. Arkadaşlarım da çoğalmıştı televizyon sayesinde. Ama her haneye televizyon girdikçe, arkadaş sayım da azalırdı. Bizimki biraz televizyon arkadaşlığıydı.

   Haftanın yedi günü hiç kapanmamacasına televizyon açık kalırdı. Sadece Pazar günleri iki saat. Aslında o saatlerde de kapanmazdı benim sayemde. O iki saatte ne mi vardı televizyonda: Pazar Konseri. Şef eline alır sopayı, kaldırır, indirir, kaldırır indirir. Ve birçok müzik aletinin sesi yükselir, alçalır, yükselir alçalır. Bazen o kadar ritimli olurdu ki, dayanamazdım ayağa kalkar bende eşlik ederdim. Bazen elimde sopa şef olurdum, bazen çello çalardım, bazen keman, bazen viyolonsel, bazen flüt. Müthişti.

   Annemin kulağı alışmamış o tür müziklere, hoş benim de anladığım falan yoktu. Türküden başka radyolarda başka ezgi dinlemezdik ki."yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, arşı arşı memlekete kız vermesinler..!" Annem o saatlerde televizyonda birşey yok diye ya bahçe işlerine dalar ya komşuya oturmaya giderdi. Bende televizyonu açıverirdim. İlk başlarda televizyon seyretmekti gayem, ne olursa. Ama sonraları inanılmaz zevk almaya başlamıştım. Türk Sanat, Türk Halk ve Türk Pop müziklerini de severdim ama klasik müzik bambaşkaydı. Alır götürürdü başka dünyalara. Mozart, Verdi, Wagner, Çaykovski, Lizst, Beethoven bunları bilmezdim, halen de bilmem. Ama bunların ezgileri kulağıma geldiği vakit, ben bu ezgiyi dinlemiştim diyorum. Hatırlıyorum. Hep o günlerden kalma. Hiçbir şey için değil ama TRT'ye sadece bunun için teşekkür etmem gerek. Müzik dinleme kalitemi arttırdığı için.

   Bir gün yine bir pazar günü, annemin gitmesini bekliyorum. Çünkü hoşlanmıyor "kapa şu televizyonu, biraz dinlensin" diye çemkiriyordu. Gitmedi, ve mutfakta yemek yapmaya başladı. Her şeyi göze aldım ve televizyonun kumandasına-pardon- düğmesine basıverdim. bir dakika sonra görüntü ekrana geldi. eski televizyonlar biraz geç açılırdı. Ses daha erken gelirdi. Harika bir ezgi yükselmeye başladı ekrandan odaya..piyano tuşlarında benim parmaklarım vardı, ve ben müthiş bir piyanistim. O bir virtüoz. Gökyüzündeydim ve hiç de inmeye niyetim yoktu. Alkış sesleriyle yer gök inliyordu. "Kapa şunu diyorum, Kapatsana şunu, bak oraya gelirsem fena döverim!" böyle seslerde duyuyordum ama umurumda değildi. Herkesi beğendiremezsin ki sonuçta. Ben bir piyano virtüozuydum. Önce kulağımda bir acı hissettim, sonra televizyonun "plop" diye kapanma sesini duydum. "Hey, ne oluyor!" demeye kalmadan annemin çatık kaşlarıyla karşı karşıya kalmıştım. "Ben sana kapat demiştim değil mi?" serzenişiyle ayak tabanlarım tahta döşemeyle tanıştı. Önce trip yaptım, etki etmedi. Sonra tehdit ettim. Annem çok korkardı, arkadaşlarımla dereye gitmeye. "Ben de arkadaşlarımla dereye gidiyorum" deyiverdim. Annem daha çok köpürdü. Boğulursun, yüzme de bilmiyorsun, falan filan bir sürü öğüt. Hanımefendi dereye yollamazsan, banyo küvetinde mi öğreneydim yüzmeyi, bırakmıyorsun ki. "Ya dere, ya televizyon!" diye annemi ikilemde bıraktım. Annem kaybetmişti. Ben kazanmıştım. Veya tam tersi. Yüzme bilmeyen klasik müzik hayranı, hayali bir piyano virtüozü. Huzurlarınızdayım..

                                                 TEZEL R.Ş.KARABANDOĞLU-ÇOCUKLUĞUMUN TÜRKÜSÜ

15 Aralık 2011 Perşembe

YÜRÜYEN SİSMOGRAF

YÜRÜYEN SİSMOGRAF


- merhaba; bugün dertlisin bakıyorum, sakıncası yoksa söyler misin?

- sağol; çok büyük dert değil..biliyorsun ben hisli bir insanım..arada sırada hislenirim, hislendiğim zamanlar neyi düşündüysem o başıma geliyor..

- nasıl yani?

- tahminlerim tutuyor..diyelim bir maç var..herhangi bir maç olabilir..bu maç berabere biter..skoruyla beraber söylüyorum..pat, çıkıveriyor..atıyorum tutturuyorum..her zaman olmuyor, ama sık sık olabiliyor..

- iddaa, middaa oyna o zaman, parayı kırarsın vallahi..dertlendiğin şeye bak..

- bir keresinde, sanki deprem olacakmış gibi hava sezinliyorum dedim arkadaşlarla otururken..daha tümcem dudaklarım arasından gün yüzüne çıkmamışken, hoppa bir sallantı, 4.3 richter büyüklüğünde merkez üssü yaşadığım şehir olan bir deprem..arkadaşlarım merak ve korkuyla karışık beni süzmeye başladılar..sonra da hay şom ağızlı diye bir dolu papara..bir dolu şakayla karışık serzeniş..

- yürüyen sismograf gibisin mübarek..boşver be..bazı insanlar böyle yaratılmış..hisli..senin gibi..alışmaya bak..hayata mı küseceksin şimdi..çok hisliyim..küstüm sana hayat..

- sen dalgana bak..ama seninki yine hafifletilmiş dalga..arkadaşlar her gördükleri yerde ayağa kalkıyorlar, hazırol vaziyetinde sağ ellerini havaya kaldırıp "Heill Richter!" diye selam veriyorlar ya..buna katlanamıyorum!

- (gülme efekti)..


                                                                      TEZEL R.KARABANDOĞLU-BEL KEMİKLİ ÖYKÜLER..

5 Aralık 2011 Pazartesi

ÇOK GERÇEKÇİ BİR HALÜSİNASYON

                                              Masanın üstünde bir yığın gazete ve dergi, içilen çay, neskafe, türk kahvesinden dibi tortulaşmış ve sararmış kupa büyüklüğünde bir bardak, ve eski model masaüstü bilgisayar duruyordu. Hemen arkasında Atatürk’ün şık, modern giyimli bir portresi asılıydı. Koltuk sallanır cinsten koyu siyah-lacivert karışımı deridendi. Ve adam oturur durumda koltuktan poposunun basenleri birazcık taşıyor gibi görünüyordu. Bence taşıyordu. Bu gibi adamların spora vakit ayıramadığı ortadaydı. Gün boyu abur cubur derken epey kilo alıyorlardı. Hem pek de dert etmiyor gibiydi, genel geçer görüntüsünden bu anlamı çıkarabilirdi. Nerede trak orada bırak felsefesi tam böyle insanlara uygundu. İşinde titiz olduğunu telefonda bir muhabiriyle konuşurken anlamıştı. Mutlaka o adamla konuşulması gerektiği, yoksa haberin havada kalacağı, hiçbir anlam taşımayacağı, hatta diğer rakiplerince atlanılabileceğini sert bir dille muhatabına söylüyordu. Bağırıyordu dense daha doğru ifade olur. Eğer o adamla konuşamazsa gelmemesini hatta mümkünse şehirden de uzaklaşması gerektiğini şakacıktan değil gayet ciddi bir ses tonuyla telefondaki ilgilisine söylüyordu. Ben Karadeniz uşağıyım, yılmam ve dönmem diye kendisini avuttu ama pekala içinde tedirginlik bulutu oluşmaya başlamıştı bile. Böyle durumlarda Karadeniz şivesi iyice belirginleşir, sesi ağlamaklı çatallaşmaya dönüşürdü. İlk sözcük çıkar çıkmaz ağzından, sen Karadenizli misin sorusuna muhatap oluyordu. Hayır Karadenizli olmasından utanmıyordu, bilakis bundan hoşlanıyordu da, ama bu soru  şivesinden dolayı küçümseyici olunca morali bozulurdu. Ve iyice şiveli konuşmaya başlardı. Bu da işine pek yaramazdı. Hiçbir şeyden anlamayıp sadece diksiyonu kuvvetli diye birçok insan işe alınırken kendisi sadece bu yönüyle bile dışarıda kalabiliyordu. Ya babadan zengin olacaksın, babanın işine oturacaksın, ya da ayak işleri yapacaksın. Sanattan, edebiyattan anlıyormuşsun, güzel yazılar yazabiliyormuşsun bunları kimse umursamıyordu. “- Çok güzel konuşuyorsunuz. – Teşekkür ederim, aynı zamanda önceki işyerimde hırsızlık yapmıştım bu yüzden kapı dışarı koydular, ama çok üzüldüler. – Ya öyle mi, ne yapmıştın? – Zimmetime para geçirmiştim, epey bir meblağ tutuyordu ama yakalandım ne yazık ki. – bende üzüldüm, çok yazık olmuş, işe alındın, geç muhasebenin başına. – sizi mahcup etmeyeceğim, bu kez yakalanmayacağım, teşekkür ederim bir kez daha.”

-          Karadenizli misin?
-          İstanbul şivesini laz aksanıyla konuşayirum..ama çok akıcı yazabileyirum..her şey ilgi alanım içerisine girdiği için, pek branşlaşamadım. Ama bu işi çok iyi yapabileceğime inanayirum.
-          İnanıyorsun..
-          Evet, ben de onu dedum; inanayirum..röportaj yapabileyirum, köşe yazısı yazabileyirum her konuda..haber takip edebileyirum, gözüm karadır benim bu konularda. Çocukluğumdan beri ilgi duymuşumdur gazeteci olmak. Bir ara elden yerel bir gazete satmışlığım da vardur çocukken. Bir fırsat tanırsanız sizi mahcup etmeyeceğume inanayirum.
-          İnanıyorsun.
-          Evet; inanayirum.
-          Sen şimdi bir çevrenden bir röportaj ayarla, bir kişiyle görüş mesela, onu güzel bir yazıya dök. Bir göreyim, hoşuma giderse muhabir olarak başlayabilirsin, ama  yaşın da fazla senin. Olsun, röportajın hoşuma giderse işe alacağım seni söz. Şimdi gidebilirsin canım.
“Çevremdekiler mi, pöh başından savdı beni piç kurusu”. Söylene söylene binadan çıktı, şöyle bir geriye binaya baktı. Göğü deliyordu mübarek..göğü delse ne ola ki, binalarla değil haberleriyle göğü delseler ya..nerde..herkes de bir korku vardı..zaman doğruyu yazma zamanı değil, yalakalık yapma zamanıydı. Gazete patronları gazeteci değil işadamıydı ve ihaleler, banka kredileri, vergi kıskacı patronları korkutuyordu. Bu da zavallı gazetecilerin elini kolunu bağlıyordu ne yazık ki. Öylesine ki, yalakalık yapa yapı yama tutmaz hale gelen yalama gazeteciler oluşmaya başlamıştı..gerçekçi, doğrucu, halkın yanında yer alabilen gazeteciler bir bir kapı dışarı ediliyordu. “bu da Karadeniz şiveme taktı herkes gibi..çevremdekilerin her bir şeyini biliyorum..ne röportajı yapacağım ya..hangi özelliklerinden dolayı..yine hayali bir kişi bulmam lazım..bu kez de bant kaydını ister, işe almayacak ya..”

Otobüsten iner inmez etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Burayı hep görmek istemişti. Evine dönmek istemedi, yolunu değiştirdi sırf burayı görebilmek için..otobüs 4 saatte varmıştı..vapurla daha kısa sürebilirdi ama kendisi her zaman için otobüsü tercih ederdi. Ama aksilik, hava inanılmaz bozmuştu, ilk damlacık burnunun ucuna o kadar sert değmişti ki, hemen bir yer bul yoksa seni fena döverim dermiş gibi..ve inanılmaz bir yağmur peşi sıra koyvermişti..abartısız, sepkenli fırtına şeklinde, gök gürültülü şimşekli bir yağmur..aslında yağmuru severdi ama bu kez değil..hiç olmazsa bir otel bulana kadar yağmasaydı iyi olurdu. Şu anda sığınacak bir yer bulsa otelden önce iyi olacaktı. Yoksa üstündekileri değiştirmesi gerekecekti, ve üstündekilerden başka bir şey almayı uygun görmemişti. Çok kalmayacaktı burada. İki gün falan. Buraya gelmeyi ve şöyle kısa bir şehir turu atmayı, iş görüşmesinden sonra yapmayı planlamıştı ama yağmuru hesaplamamıştı. Oysa ilkbahar yağmurunun burada çok şiddetli yağabileceğini bilmesi gerekirdi. İş görüşmesine konsantre olduğu için pek önemsememişti hava durumuna bakmayı. Küçük  valizinin içine yedek iç çamaşırı, iki çift çorap, Hikmet Çetinkaya’nın 70’li yılları anlattığı “Sancılı Yıllar Kuşatılmış Sokaklar” kitabı, ve kendi karaladığı öykü, şiir, roman kalıntılarını yerleştirmişti..

Hemen sığınacak bir yer bulması gerekiyordu, yoksa bu yağmur giysilerini ıslatmayacaktı, kendisini de zatürreeden öte tarafa yollayabilirdi..”Hey mübarek beni mi buldun?” diye göğe söylendi..karşı caddenin kaldırımında bir Kafe gibi bir yer gözüne ilişti..o kadar yağıyordu ki Kafenin ismini okuyamıyordu..görüş mesafesi yok gibi bir şeydi handiyse..bu koca şehrin caddesinde bir Allahın kulu yoktu, ve bu yağmur hepsini dama düşürmüştü kısa süreliğine de olsa..arabalar bile işlemiyor, onlar da bir saçak altına sığınmış gibiydi..adımlarını arttırdıkça yağmur iyice giysilerinin her bir tarafını yokluyordu, ilk kez sevişmeyi deneyen iki sevgili gibi tenlerinde salyalarının  değmeyecek bir yer bırakmamasına kadar. Nihayet Kafe’ye varmıştı, tüm cadde bu Kafe’ye sığınmış gibiydi içeri girer girmez etrafa bakınca..oturacak yer değil, şöyle ayakta durabilecek kadar bir yer bulsa cam kenarında yeterdi..kapının hemen yanındaki cam pervazının bir tarafına elini koydu ve nemli camdan dışarıya caddeye bakmaya başladı. Düşen damlalar, asfalta vurdukça aynı anda zıplayıp tıpkı fıskiye gibi gökyüzüne yükselip, yeni düşen damlalarla kolkola giriyorlardı ve bu kez de daha sert ve daha güçlü asfalta vuruyorlardı. Ve her defasında bu damlalar çoğala çoğala asfaltı kum torbasına çeviriyorlardı..hoşuna gitmişti..belli belirsiz gülümsedi ve cep telefonunu çıkarıp bu anın fotoğrafını çekiverdi..

-          Beyim, buyur çayın!
“çayı ne zaman istedum senden, belki başka bir şey isteyecektum senden, görgüsüz.” diye sertçe kahveci yamağına göz süzdü..ama dışarıdaki Nuh Tufanını düşününce çayı alıverdi. Hem çayı da severdi aslında..Yağmur damlalarından karşı tarafta bir otele benzer bir yere benzetebileceği bir yer gözüne ilişti. Işıklı tabelasından buna yormuştu. Çok büyük binaydı. Ve büyük bir ihtimalle buranın pahalı otellerinden biri olabilirdi. Ne bileyim öyle düşünmüştü işte..caddenin üzeri bir yerde pahalıca bir otel neden olmasın ki..oraya kadar ıslanmayı göze almaya karar vermişti..içerde insanlar tıkılı kaldıkça böylesi bir yağmurda saçak altları da bir işe yaramazdı..küçükçe kabul edebileceğimiz bir kafe’de sigara içilmeye başlanırdı, ve çıkan duman birilerine yasaksavar olarak geri dönüyordu..kendisi de içerdi ama bu kurala nedense uymayı uygun görmüştü hiçbir yasağı takmayan kendisi..

Yağmur pantolonunun rengini değiştirmişti bile, ayakkabısının içine ve çorabına kadar yoklamıştı. Narkotik polisi gibiydi yağmur damlaları, insanın kıçının arasına bile parmak atmıştı. Evet oteldi..tahmin ettiği gibi büyükçe bir otel..içeri girdi..görevliye yanaştı..

-          Bir oda tutacaktum..
-          Üzgünüm beyefendi..odamız kalmadı..
-          Nasıl yani, koca otel burası, tüm odalar nasıl dolar?
Hayret etmişti..meğerse o gün yağmurla birlikte ertesi gün çok önemli bir uluslar arası bir konferans varmış..terör ve bunun önlenmesi ile ilgili..tüm şehrin büyük otelleri ve belki de küçük otelleri hep rezerveymiş..üzgün bir ifade ile bunu görevliden duymuştu.yağmur tüm şiddetiyle şehre kusmaya devam ediyordu..bir an önce oradan çıkıp yağmura sığınmak geçti, yeterince ıslanmıştı zaten..üşümüştü ama bu titremesi üşümekten değildi..içi titriyordu düştüğü bu durumdan..caddenin ilk sokağından içeri daldı..ara yerlerde kaybolmuş küçükçe otel bulabilirdi belki..biraz yürümeye başladı sokaktan içeri..yağmuru umursamaz olmuştu..yenilgiyi kabul etmişti..sokaktan sokağa, bir başka caddeye ve tekrar tekrar sokaklara girip çıkmaya başlamıştı..ve koca şehirde yapayalnız bir kendisi vardı..gökgürültüsü bile Karadeniz şivesiyle gürlüyordu şimdi..”Sen Karadenizli misun da! Sen Karadenizli misun da!” Bir küçük sokağa daldı..ve sokaktan caddenin büyükçe bölümünü görebiliyordu..ve nihayet aradağını o küçük sokakta buluvermişti..bu “küçük”ten çok “büyük” bir lütuftu doğrusu..en nihayetinde Tanrı’da acımıştı Karadenizli kuluna..oda vardı..otel görevlisine oda isteğinden sonra ütünüz var mı diye sormuştu, o da ayarlayabileceğini söyledi. Buna da çok sevinmişti çünkü eşyalarını kurutmak zorundaydı bir şekilde..gerçi kalorifer peteklerinde kurutabilirdi ama böylesine bir otelde doğal gaz bağlı mıydı onu bilememekteydi işin doğrusu..ama yine de haline şükretti..doğal gaz varmış ama kalorifer peteklerinde bir bozukluk varmış, genel bir bakım için hafta sonunu bekliyorlarmış..özür dileyerek görevli bunu iletmişti kendisine.. "kimi kandurayi, ilkbaharda kapattunuz, tasarruf" diye iç geçirdi.. yukarı odasına çıkarken görevli muzip bir yüzle göz kırparak çerezlerden şam fıstığı mı istersiniz yoksa Antep fıstığını mı diye sormasın mı? Pek bir şey anlamamıştı..ama yine de: “- Yanında bira varsa fark etmez benim için, karıştırın” deyivermişti gayri ihtiyari. Görevli vay azgın zibidi dermiş gibi çok saçma bir cevap verdi “- Biraz tuzluya kaçar bu” diye cevap verdi..iyice kafası karışmıştı..iyi o zaman şam fıstığı olsun o zaman..”La havle” çekerek odasına girdi..fıstık da nereden çıkmıştı ya..iyice işkillenmeye başladı..”ne demek istedi bu..hiç olmazsa Karadenizli olduğumu sormadı..buna da şükür..” ıslak elbiseleriyle yatağa oturmak istemedi..yatağın başucunda bir masa ve o masaya iliştirilmiş sandalye vardı..masanın üstünde çevirmeli bir telefon, masa üç sıska bir şişman ayaklı oldukça orantısız görünüyordu..oda bir ucubeydi ama masa o ucubelerin şahı gibiydi..cep telefonunu hemen çıkarıverip masayı hemencecik ölümsüzleştirmişti..masanın öyle komik görünümü vardı ki, Karadenizlilerin Horon’dan sonra gelen en önemli folklor oyunu olan “Üçayak” oynuyor gibiydi..şimdisinin Kolbastısı günün modasıydı ama bu masanın henüz bundan haberi var mıydı, olsaydı bile bunu oynayabilecek dermanı var mıydı orasını bilemezdi tabi o derece komikti görünümü..ütü gelir gelmez elbiselerini çıkarmaya başladı..oda soğuktu..elektrikli sobanın düğmesini 4’e çevirdi..hiç olmazsa elektrik vardı. Bu yağmurda elektriklerin kesilmemesine hayret ediyordu..eli kulağındaydı belki de ve bir an önce o komik masanın üzerinde elbiselerini ütüyle kurutmaya başladı..



Alel acele adımlarını hızlandırdı. Belli ki yetişmesi gereken yere zamanında varamayacaktı. Bir elinde yağan yağmurdan güya kendisini koruyan bir şemsiyesi, bir elinde kulağına dayadığı telefon..kaldırımda telaşlı telaşlı sürttüğü kırmızı papuçlu adımlarını  telefonda muhatabına kesik kesik, birazca sert ama bu sertliğin yanında korku tümceleriyle uydurmaya çalışıyordu. Hani askerlikte eğitimden koğuşlara dönerken askerler marş eşliğinde uygun adım yürürler ama kimi zaman ritmini kaçırıp o arada ayak değiştirirsin ve tekrar ritme uyarsın.

Kadının elbiseleri, yağmurdan korusun diye tuttuğu şemsiyeden bile daha ıslaktı. Saçlarının bir bölümü şemsiyeden düşen yağmur damlacıklarından daha koyu ve cilalı gibi durduğundan orantısız gibi görünmesine neden oluyordu dış görünümünü. Oysa oldukça güzel bir kadına benziyordu.

Telefonda konuşma esnasında marşın ritmini kaybeden askerlerin ayak değiştirmesi gibi sürekli ayak değiştiriyordu konuşma tümcelerinin sonunda. Belli ki çok önemliydi  bu randevusu. Bu havada kaldırıma inmesinin başka bir nedeni olamazdı. Nereden bilecekti bu onun bu kaldırımlardaki son ayak değişiminde olduğu.

Telefon konuşması nihayet sona ermişti. Telefonu çantasına yerleştirir yerleştirmez boşta kalan eli bir yanı ıslanmış saçlarına gitti. Sonra nispeten kuru kalmış diğer bölümüne sürterek güya orantılamaya çalıştı. Köşeyi döndü ve yolun karşı tarafına baktı..

Ve bir gölge düştü, kaldırımların ve duvarın dibine. Bir kol boynuna dolandı. Korkmaya bile fırsat bulamadan göğsünde bir acı hissetti.

Kaldırıma cansız bedeni yüzü koyun düşmüş, yağan yağmur bu kez sarı saçlarını tümüyle orantılı hale getirmişti. Ve aynı zamanda vücudundan sızan sıvıyı da yıkayıveriyordu delil bırakmamacasına..

Ütü işini bitirir bitirmez elbiselerini askılığa düzgün bir şekilde yerleştirip yatağa uzanmak istiyordu..böyle yaparken oda kapısı utangaçça çalınıverdi. Her halde bira ile şam fıstığını göndermişti görevli diye düşündü..Kapıyı açtı ve karşısında üniversiteye yeni kaydını yaptırmış çilli burnuyla lise kaçkını, ela gözlü güzel bir kadınla karşı karşıya kalmıştı. Şaşkınca: “- Buyrun!” diyebildi sadece.
Devam edecek…


                                            Tezel Refik Ş.Karabandoğlu-Çok Gerçekçi Bir Halüsinasyon-Taslak Roman…

21 Ekim 2011 Cuma

SEVİYE

- Savaş mı istiyorsun?
- Hedef olarak beni mi seçtin? Yoksa asıl hedefin Nazım mı? Eğer Nazım'ı hedef seçtiysen, şiir yazmayı bırak önce. Sonra O'nun yazdığı şiirleri oku, özümseyerek oku..Yazdığı şiirlerinden manalar çıkar, niçin yazılmıştır, kime yazılmıştır, hangi duygularla yazılmıştır, bunun gibi şeyleri düşün..orta öğretimde atasözlerini açıklayıcı kompozisyon ev ödevleri verilirdi. Nazım'ın her yazdığı şiirine bir kompozisyon yaz..sonra onun yazdığı bir şiirine öykün, eski yazdıklarınla karşılaştır. Eğer halen hedefindeyse Nazım ve halen kendine şair yazdıklarına şiir diyorsan ve bunu da herkese meydan okuma aracı olarak kullanıyorsan şiir mi istiyorsun yoksa şair mi diye..hadi canım..Yok hedefin Nazım değil bensem, hedefi ben olan biriyle hangi özelliğiyle fikir savaşına tutuşayım..


 T.R.KARABANDOĞLU

16 Ekim 2011 Pazar

Postacı..

 - ısırmasaydın postacıyı..posta sanaydı..
-  ama sen söylemedin mi yabancıları eve alma diye!
-  yabancı mıydı o; postacıydı..merak et şimdi kimden diye..
-  şimdi bunu da ısırmak vardı ama genlerimizde var sadakat..trk..Bel Kemikli Öyküler..(foto:dinesh kutty)

12 Ekim 2011 Çarşamba

O ANLAR..



İnanılmaz derecede huzursuzdum. "Bir şey olacak ama ne? Okullar açılsa ve bana yeniden bir görev düşse. Oyalanırdım hiç olmazsa. Çoluk çocuğa karışmak, onlarla hem hal olmak gibisi yok bu dünyada. Biraz sokağa çıkayım, açılırım belki.”


Kaldırımlardaydım. “Her zamanki gibi sokaklar. Yürümesini bilmeyenler kaldırımlarda. Kaldırımın orta yerinde durup birbirleriyle gevezelik ediyorlar. Gidip gelen insanlar var, bunların umurlarında değil. Yoluma devam etmek için kaldırımdan araba yoluna inmek zorunda kaldım. Ne yapıyorsunuz be! Kaldırımlar herkesin, babanızın malı değil, görgüsüzler. Kadınlar daha çok yapıyor bunu. Kapısının önü zannediyorlar. Bu kadar konuşacak çok şeyiniz varsa gidersiniz bir açık parka, çoluğunuz çocuğunuzla oturursunuz orada. Böylece işleri acele olanları engellememiş olursunuz. Kime diyorum ki.”
Bayram değil, seyran değil, hava da çok sıcak olmasına rağmen hem caddeler kalabalık hem de kaldırımlar. "En iyisi bir sokağa dalayım. Daha sakin olur." Tek tük gördüğüm insanlar her zaman için daha çok ilgimi çekmiştir. Köyünden gelmiş olduğu ne kadar belli. Haftanın iş günü olmasına rağmen acil bir işi çıkmış olabilir. Köyünde kullandığı tarım makinesine bir parça almaya inmiş olabilir. Yüzü traşlı, hükümet şapkasını da hafif yan örtmüş. Dudaklarında az önce içmiş olduğu sigarasının sararmış dumanı tütüyor. “hey gidi amcam benim be!” içimden selam vermek gelmişti şimdi buna. “selamun aleyküm amca!” “ve aleyküm selam yegenim!” bu kadardı işte. Her şeyini anlamıştım. Alışverişe gelmiş çarşıya, anca vakit bulabilmiş tarlasından. Toplu yaparlar bunlar alışverişi: iki çuval buğday unu, değirmeninde beklettiği mısır unu, iki teneke sıvı yağ, toz şeker, misafirlerine ikram edeceği çay vs..
Bitişik iki apartman, altında mahalle bakkalı. Hava sıcak ya, bakkalcı ve şürekası masaları kurmuşlar dükkan önüne. Bir muhabbet gırla gidiyor. Sanırsın ki birbirini boğazlıyorlar. Balkonda oturmuş iki kadın, ellerinde el örgüleri, pasta börek önlerinde olduğuna göre “gün”leri var. Bu mahalle benim en sevdiğim mahalle. Uzun süre burada oturduk. Çoğunu tanırım. Onlar beni tanımaz. Çok ilişkim olmamıştır oturduğum yerlerde insanlarla. Kiracıyız. Şehir göçebesi anlayacağınız. Aşağı yukarı Düzce’nin her mahallesine kokumuzu, ayak izimizi, sıkıntılarımızı, sevinçlerimizi bırakmışızdır. En uzun süre bu mahallede oturduk. O yüzden tanırım çoğunu dedim. İçimden bu yeşil apartman’a uzun bir süre bakma hissi oluştu nedense. Görmeyecekmişim gibi bir daha. “Ersoy Ap.”. “Selamun Aleyküm komşu. Bir sigara, bir kibrit alacaktım! Muhabbetinizi böldüm kusuruma bakma!” “ne demek, hemen vereyim!” gözlerimde yaş birikti, az önce neşeli neşeli gülen bu değildi sanki. Bağırarak konuşan adamın sesi tuhaf gelmişti. O anda kalmış gibi. Ses o an donacakmış ve sadece bana sigara ve kibrit verirken kullanacakmış gibi.
Böyle hisleri çocukluğumdan beri taşıyordum. Ama ilkbahardan beri çok arttı. Sokakları, caddeleri, mahalleleri, mahalle kedilerini, köpeklerini, kaldırım taşlarını, elektrik direklerini, apartmanları, onların renklerini, tanıdık tanımadık insanlarını, üstüne bastığım ve her gece arşınladığım kaldırım taşlarını, çay içmeden duramadığım parkı, Atatürk heykelinin bulunduğu anıtparkı, orta ve lise eğitimime devam ettiğim ve birçok anımı biriktirdiğim düzce lisesinin bulunduğu yeri, hemen karşısında okuldan kaçıp sığındığım Cumhuriyet İlkokulunun bahçesindeki küçük kütüphaneyi, arkadaşımla masa tenisi oynadığımız bilardo salonunu, ve oturduğumuz her mahalleyi görme hissiyle doluydum. O gün tek tek dolaştım buraları. Bir daha kavuşamayacak, göremeyecek gibi, ayaklarım şişene kadar düzce ovasını karış karış dolaştım. Ve yorulmuştum.
Bu yorgunlukla evimizin tv odasında duran kanepeye uzandım. Oturduğumuz ev yine aynı mahalledeydi. Burası gece kurtarılmış bölgeydi. Bar, içki mahzenleri, gazinonun bulunduğu bir yerdi. Çoğu insan belli saatlerde buradan geçmezdi. Sarhoşlar, ayyaşlar, kopuklar burada bulunurdu genellikle. Biz orada 4 kız 1 erkek anne va baba çekirdek aile oturduk iki yıl kadar. Evli iki ablam bu evde misafirliğe geldiklerinde oturdular.
Genellikle yatıya gelirlerdi. O gün küçük ablam misafirliğe gelmiş altı aylık bebeğiyle. Eniştemin işi çıkmış  bu da evde sabi bebeğiyle tek başına kalmaktan çekindiği için bir günlüğüne yatıya baba ocağına gelmişti. Babam terziydi. Üç sokak aşağıda dükkanı vardı. Geç gelirdi. Dükkanı kapatınca biraz parti lokaline takılırdı. Arkadaşlarıyla tavla atardı genellikle. Yatsı namazını camii’de kılar, evine gelirdi.
Kanepeye uzanmıştım, bir elimde kumanda, ama bir işe yaramayan bir kumanda olduğu için televizyon kanallarını değiştirmek gerektiğinde yeniden ayağa dikilip televizyonun yanına kadar gitmek gerekiyordu. O esnada ablam içeri girdi. “hayırdır abla, eniştem kapıya mı koydu?” diye takıldım. Aslında sevinmiştim de. Altı aylık bebeğini sever, içimdeki bu garip hissi birazcık olsa dağıtabilirdim. Ablam  bu takılmama karşılık olarak taklit etti beni dudağını bükerek.
Akşam yemeğini oturma odası geniş olduğu için orada yerdik. sofradan kalkan babamla karşılıklı kanepelerde uyuduğumuz odaya geçerdi. Çünkü televizyon oradaydı. Annem televizyonu odaya koymayı uygun görmüştü yazın. Kışın oturma odasında olurdu televizyonun yeri. Babamla annem belli çocuktan sonra ayrı yatmayı uygun görmüşler. Babamla aynı odada kalırdık genellikle. Annem kızlarıyla odaları paylaşırdı. Korunma bilmeyen Anadolu insanları. Annem tam bir Anadolu kadınıydı. Çocuklarına çok düşerdi. Babam ilgisiz gibi görünürdü bu konularda. Bir süre annem tuğla fabrikasında iki ablamla çalıştı ve birazcık da olsa aile ekonomisine katkıda bulundu. Bizi bu şartlarda okuttular kendilerini sakatlayarak. Annem ve büyük ablam o fabrikadan sakatlanarak çıktılar. Tuğla tozu, sıcaklık hem ciğerleri hem kemikleri hasta ederdi. Kendilerine pek bir şey yaramadı. Sağlıklarından oldular o kadar. Düzenin bozukluğundan ve acımasızlığından kaynaklanıyordu bu durumlar. İşçiler hep acılar içinde hayat mücadelesine devam ede gelirdi eskiden beri. Ve hiçbir iktidar bunu düzeltme çarelerini düşünmezdi. Vahşi kapitalizm..
Babam uzun bir süre tek başına aile ekonomisini götürmeye çalıştı. İğnenin ucuyla yedi çocuğuna ve kadınına bakmak için çırpınıp durdu. Kira evlerinde süründü. Zor şartlardı. O gün bunları bile düşündüm. Vekil öğretmenlik görevi düşmesi için her gece tanrı’ya yalvarırdım. Öğretmenlik hem kariyerdi benim için, hem de çok sevmiştim bu mesleği. Bir işe yaradığımı dibine kadar hissettirmişti bana. Okuldan eve geldiğim zaman hemen yarının programını yapardım. Çocuklardan daha fazla çalıştığıma eminim. 92, 93, 94’te yapmıştım sınıf öğretmenliğini. Ve beş yıldır çok kısa süreli başka işler dışında vekil öğretmenlik düşmemişti bana. Bir yandan okuluma hazırlanıyordum. Açık üniversite yazmamın en önemli sebebi, fakir olmamızdı. Biraz da orta eğitim taban puanım kötüydü. Açık yazarsam hem çalışıp hem okurdum, böylelikle aile ekonomisine de katkıda bulunmuş olurdum. Ama evdeki hesap bir türlü tutmamıştı. Girişkenliğim yoktu bunu kabul ediyordum. En ufak bir başarısızlık, bir olay beni demoralize etmeye yetiyordu. Bu moral bozuklukları, işe girip çalışma isteği yoksunluğu işime de yaramıştı. Uzun bir süre insanları takip etme şansını elde etmiş ve böylece diğer yeteneklerime gözlem yeteneğini de eklemiştim. İnsanların hangi düşüncelerle nasıl hareketler içinde bulunabileceğini fark edebiliyordum. Bu benim asıl işimdi. İnsanları, hayvanları, böcekleri ve bitkileri..onların öykülerini..yazıya dökmeden, kafamın içine çiziyordum, imgeler ve donmuş kareler olarak. Her imgem bir öyküydü. Her harf bir şiiri, bir öyküyü saklıyordu aslında. Her fotoğraf, her yüz, her adım, sokakta, evde, işte, nerede ne olursa benim imgelerimdi. O imgelem bir öyküyü, bir anıyı aklıma getirirdi. Bu çalışmalarımı yazıya dökmeyi çok istiyordum. Ama bir türlü o cesareti kendimde bulamamıştım.
Babam gece on iki’ye doğru geldi..tv’ler kapanmış, herkes odasına uyumaya çekilmişti. “ne haber?” dedi. Mutfaktaydım. Bir yandan abur cubur atıştırırken bir yandan da kısır sözcüklerimle şiir’e benzetebileceğim şeyler karalardım. Şiir yazmak hakikaten zor iş. Önemli ama çok zor. Herkes şiir yazamaz. Bende bunlardandım. Çok kitap okusam da bunu değiştirememişti. Arada sırada güzel yazdıklarım çıkmıyor değildi ama bu kadardı işte. Babam hiçbir zaman eve boş gelmezdi. Ekmeği ekmek dolabına koydu. Ekmek dolabı memleketten kalma iki katlı  üst bölümde küçük pencereleri olan, alt tarafı tamamen ahşaptan yapılmış sarı renkte dolaptı. Üst tarafına günlük kullandığımız tabak, bardak gibi şeyler bulunurdu. Alt dolabının bir gözünde kuru yiyecekler(pirinç,un,şeker vb), bir gözünde ise ekmek konulurdu genellikle. Hemen dolabın karşısında buzdolabı vardı. Kiracı olduğumuzdan dolayı oradan oraya kelebekler gibi ne zaman gideceğimiz belli olmadığı için eşyaları pek yenilemezdik. İşte bu sözüme kahkahalarla gülüyorum. Çamaşır makinesi ve fırın acenteydi(yeni alınmış bir eşya için kullanılan halk sözcüğü, bizim buralarda böyle derdik). Kapının girişinde genişçe hol vardı. Oturma odası, televizyon odası ve mutfak bölümünü birbirine bağlardı. Mutfak kapısı ile oturma odasının kapısı arasındaki duvara yeni aldığımız vitrin dediğimiz camekanlı dolap vardı. O dolapta da misafirler için kullandığımız kırılacak bardak ve yemek takımları bulunurdu. Camekan bölümünde bir sürü ıvır zıvır süs eşyalarını doldurmuştu annem.
Biraz meyve almış. Mutfak masasının hemen altında yer minderinde oturmuşum elimde kalem. Üstümde yazlık bir tişört. Altımda kısa bir şort. Ve ev terliği. “merhaba, nasıl geçti günün?” diye selamına karşılık verdim, elinde meyve torbasını mutfak masasının üstüne koyarken babama. “nasıl geçsin, her zamanki gibi..” diye karşılık verdi ve torbadan kırmızı bir elma çıkarıp bana uzattı. “üzüm, elma aldım, üzüm de ye!” dedi yorgun ve kızarık gözleriyle. Cevabımı beklemeden mutfaktan çıktı bir elinde bir salkım beyaz üzümle. Atıştırmış arkadaşlarıyla yoksa bir tabak da olsa çorba içerdi. “yemek yemeyecek misin?” diye seslendim. Cevap vermedi. Odasına gitti.
Kalemi defteri bıraktım. Balkona çıktım. Oturma odasından ve mutfaktan balkona çıkılabiliyordu. İki balkon vardı. Biri babamla benim kaldığımız odadan çıkılırdı bir de bu balkondu. Saat bir’e kadar buraları cıvıl cıvıl olurdu. Bu kez öyle değildi. Gökyüzü kıpkızıldı. Böyle kızıl gökyüzünü ilk defa görüyordum. Çok tuhaftı. İçimdeki kızıl duygular gökyüzüne yansımıştı sanki. İnsanlar kabahatli içiyorlardı sanki. Neşesiz, gürültüsüz, içine kapanık. Karşıda sağ çaprazımızda gazino vardı. Arada sırada dansöz getirirler aralık perdeden bir görünüp kaybolduğunu görürdüm. Gazino çok erken dağılmış, ışıklar sönmüştü. Oysa çok erkendi gazino için. Elmayı bitirdikten sonra bir sigara yaktım. İçimdeki sıkıntı iyice alev almaya kafamın içini dumanlarla doldurmaya başlamıştı.
Saate baktım bir otuzdu. İyice tenhalaşmıştı sokaklar. Caddeden tek tük arabalar geçiyordu. Caddenin bir bölümünü görebiliyordum oturduğum açıdan. Can sıkıntısı ve kafamın içinde dolaşan türlü öyküler birbirini tüketiyordu. Her yeni öykü, diğerini en dibe atıyordu. Caddeye, sokağa, sokak lambalarına son defa bakıyormuşum hissi geldi kalbime ve göz bebeklerime yerleşti. Kimseye anlatmayı istemediğim bir durumdu şu an bana olan. Nedensiz duygusallaşmıştım. Balkon faslına ara verdim bu kez. Bir salkım üzüm aldım elime babam gibi. Yer minderine oturdum. Deftere baktım. En son yazdığımı hatırlamıyorum ama yiten bir sevgiliyeydi karşılıksız mutlaka. Birazını hatırlıyorum. Gülümsedim, öykülerin daha güzel dedim. Bu şiir yazma sevdası nereden çıktı be kuzum diye takılıyordum her zamanki gibi. Bir arkadaşıma özenmiştim. Şiir yazıyordu, ve hiç fena değildi hani. Karşılıksız bir sevda anıma denk geldi. Ben de yazacağım dedim. İnanılmaz kötü şeyler. İlkokul, ortaokul öğrencilerinin karaladığı akrostişli şiirler. Daha sonraları epey geliştirmiştim kendimi ama o günlerden kalma yazdığım ve adına şiir dediğim şeyleri görünce bir yandan yüzüm kızarır bir yandan kıkır kıkır gülerdim. Şu anda olduğu gibi.
Mutfak kapısı hafif aralandı, annem uyuyamamış. “hayırdır gece kuşu, ne bu saatlere kadar oturursun bilemedim ki?” diye söylendi bana. “esas sana hayırdır, bu saatte niye uyandın?” karnı acıkmış, bir parça ekmekle babamın getirdiği üzümden bir salkımda o kaptı. Gece oturmalarım ara ara gelirdi. Her gece oturmalarımda muhakkak bir ilginçlik yaşardım. Batıl inançlı filan değilim pek ama, tesadüfler birbiri ardı sıra gelince insan kendisinden sanıyor bazı şeyleri. “ne kadar sıkıntılı bir hava” bir yandan üzüm yiyordu bir yandan söyleniyordu. “bana mı söyledin anne?”. Cevap vermedi. Birbirimize bir dolu şeyler söylüyorduk ama o kadar alakasız cevaplar veriyorduk ki, sanki o esnada dört kişiydik, ben başkasıyla, annem bir başkasıyla konuşuyormuş gibi. İyi hatırlıyorum. Yine gülme krizi tutmuştu. “niye gülüyorsun şimdi? Üzüm yememe gülüyorsun, rahatsız oldun velet seni!” diye hafif şakayla azarladı. “bugün merdiven başında beklerim seni..” diye tamamen saçma bir karşılık verdim. “telefon faturasını yatırmayı sakın unutma, baban para bırakacaktı yarına..” diye cevap verdi. Tam körler sağırlar birbirini ağırlar diyalogu. “hadi yeter sen de yat” diye mutfaktan çıkarken yine bana söylermiş gibi yaptı. Dinlemeyeceğimi o da biliyordu. Saat iki otuzu az geçiyordu.
Annemle karşılıklı gülünç konuşma bile içimdeki sıkıntıyı giderememişti. Altı aydır devam ediyordu. Yukarıda değindiğim gibi. Yine bir şey olacak, önemli bir şey, umarım kötü bir olay olmaz bu kez. Anneannemi kaybettiğim gün böyle olmuştum. Bir çok önemli olaylarda bu hisse bürünüyordum. Şimdilerde uzakdoğu’dan yayılan bir dolu yöntem kitaplaştırılmış, görselleştirilmiş, profesyonel hale gelmiş pozitif enerji yönlendirmeleri. Kurumsallaşmış dünyanın birçok yerinde. Vücudum topluyor galiba tüm enerjileri. Her canlı, cansız varlıktan bir ısının çıktığına ve insanları etkilediğine ben de inanırım. Bizim dinde “nazar” ritüeli var. Uzakdoğulular da buna feng-şui demişler. Bunun üstüne yazılmış kitapları okumaya başladım şimdilerde, ama hiçbir şey anlamadım tabii. En iyisi benim yöntemim. İmgelem oyunu. Bebeklik dönemimi bile bazen hatırlayabiliyorum. Doğum, emekleme, ilk çıkan sözcük, lanet uçak an’ı..saçmalıyorum biliyorum. Felsefik olarak bunları yaşıyorum, tekrar tekrar dönüp yanlış giden ne varsa düzeltmeye çalışıyorum. Hayatımın bölümlerinde o kadar yanlış yaptıklarım var ki, hangisini düzelteyim. Bir yandan hayata tutunma refleksleri, bir yandan insanoğlunun zaaflarından kaynaklanan telafisi mümkün olmayan hataları, bir yandan çevreden kaynaklanan ve seni doğrudan etkileyen olaylar. Kısacası bir yaşam.
Daha önce paylaştığım anı kıpırtılarından bahsetmiştim. İnsanları çok iyi gözlerim. Konuşmasını, yürümesini, oturmasını, kalkmasını, nesneleri, objeleri, bitkileri, hayvanları kısacası her şeyi. Bu yüzden hep kendime abartısız “imkanım olsaydı bilim adamı olabilirdim” diye söylenirdim şakayla karışık. Biz fakirlerden çok nadir çıkar bilim adamı. Diyeceksiniz ki çoğu bilim adamı fakir..bizden çıkmaz..onlardan çıkar..bizden-onlardan sözcüklerini kime kullandığımı umarım anlamışsınızdır. Kimseye serzenişim yok. Ama bizde böyle böyle ne denizyıldızları kıyıda kalıp yitip gidiyorlar. Yazılarımda sık sık kullanırım denizyıldızı imgesini. Yitip giden çoban bilim adamlarımızdır bu imgelemin baş rolünde..
Kafamın içinde imgelem yoluyla doldurmuş olduğum bir dolu öykü, günce, anı, roman, makale, deneme, şiir vardı ki ileride bir zamanda beyin okuma yöntemi diye bir bilim gelişirse, benim beynimi okuyanın kafası gerçek ile sanallık arasında sıkışıp kalır labirente düşmüş bir fare gibi. Çocukken biraz otizmi hastası olduğumu sanıyordum. Uçak kazasından sonra mı, önce mi bilemiyorum. Daha sonra dislektik olduğumu düşündüm. Doğuştan beynin bir yanını kullanmayan hasta insanlar bunlar. Bazı harfleri karıştırırlar. Okuduğunu anlayamazlar. Kendini ifade edemezler. Olayları çok boyutlu gördüklerinden dolayı diğer insanlar gibi düşünmezler. Bir olayı, bir resmi, çok farklı boyutlara indirgeyip hepsine bir çözüm aramaya kalkarlar. Bir olayın bir çözümü vardır. Dislekti’lerde ise bir olayın dört farklı çözümü vardır. Ben galiba böyle bir insanım. Bende sandığım otizmi hastalığımı imgelem yoluyla yenmeye çalıştım. Kaç yaşında biliyor musunuz henüz beş yaşında. Harfleri, sayıları imgelem yoluyla öğrendim. O yaşta bulmuştum bu yöntemi. Belki de bir melek geldi yardım etti kimbilir. O meleği ne etrafımdakiler ne de vücudum gördü. Ama üst benliğimde  o’nu duyumsadım ve hissettim. Belki de saklı bir zekamdı o benim. O lanet uçak kazası o’nu beynimin en ulaşılmaz bir yerine koydu ve bazen zor durumlarda karşıma “anlık zeka meleği” olarak karşıma çıkardı.
“saat üç’e on var..” mırıldanarak sigara içmeye balkona çıktım. “Ne olacaksa olsun artık işim gücüm var benim”. Neden bilim adamı olamadım, neden yeterince derslerime çalışmadım..arkadaşlarımın takılmalarına aldırış etmeseydim, gözüm gözüm..ne varmış şehlaysa..o gözlerle neler yaptığımı bir bilseler böyle yaparlar mıydı hiç sanmam..eski sevgilim gözlerimin önüne geldi yine. O’na şiirler yazıyordum şu anda bile. Kabullenmemek, reddedilmek, sevilmemek iyice içime kapatmıştı beni. O’nu değil ona duyduğum aşkı seviyordum aslında. Bu daha kutsaldı, daha onurlu, ama daha hazin sonuçlar verdi ilerleyen yaşantımda. Hiçbir kadına bu denli büyük bir his besleyemiyordum, ışık, enerji alamıyordum. Sanki içimdeki aşka ihanet etmiş olacaktım yeni hislerle, yeni bir aşkla tanışsaydım. Bu yüzden kadın arkadaşlarıma  tıpkı erkek arkadaşlar gibi davranmaya başladım. Sadece bir arkadaş. Her türlü şebekliği yapar, onlara ben size ait değilim diyordum aslında bu davranışlarımla. İçimdeki büyük aşka aittim. Tekrar etmemde bir beis görmüyorum. O’na değil ona hissettiğim kutsal aşkı seviyordum artık. O bir imgelem olarak kaldı o kadar. Hem ne elini tutabilmiştim, ne gözlerinin içine bakabilmiştim. En son bir şey mırıldandığımı hatırlıyorum “seni seviyorum gibi bir şeydi”..o da “bu konu burada kapansın” diye bir şey geveledi. Oracıkta bitmişti aslında o. Bileklerimi kestiğimi hatırlıyorum. Allahtan kör bıçaktı ve annem yakaladı. Çok bir şey olmadı. Annem hem sövdü hem ağladı. Delirmişsin sen dedi. Alt tarafı bir kız. Başka kız mı yok, diye bir dolu papara. Ah anneciğim hiç mi kara sevdaya tutulmadın.Benimki de her aşkım da olduğu gibi kendi kendine aşktı yani. Hep böyle aşklar yaşadım ben. O’ndan sonra hiç mi bir kadına ilgi duymadım. Evet duydum tabi ki. Bu denli büyük olmadı. Bana ilgi duyanlar olmadı değil.Oldu ama bu kez ben ilgilenmedim. Onları arkadaş olarak gördüm hep, ve hayatımın bir karesi olarak o zaman diliminin bir parçasına kattım. Demek ki bir insanın  bir insana aşk duyması  bazen yetmeyebiliyor. Normali karşılıklı olması. Normal bir hayat yaşamadım ki aşkım normal olsun. Bak buna da gülüyorum. Sonra bunu bilimselliğe dönüştüreyim dedim  bari bir işe yarasın tek taraflı aşkım. Hakikaten aşkın kendisi var. En büyüğü Tanrı sevgisi, O’nu bu dünyevi duygulardan arındırırsak aşkın var olduğunu kanıtladım gibime geliyor. İnsanlar sadece bir neden. Evet aşk iki insanın arasında oluşan bir duygu bağı. Önlenemez, aniden kapınızı çalıveren içine tıp, edebiyat, sanat, seyahat ve bir nevi tüm çevre faktörlerin karıştığı  karmaşık durum. Bu yüzden kimse aşkı tarif edemiyor. Ve ben bu olguyu hayatımla kanıtladım diye düşünüyorum. Bu olguyu da çalışmalarımın içine katıyorum. Ve bununla ilgili uzunca bir makaleyi de beynimin içine taslak olarak kaydettim. Aşk kişilerle yaşanabileceği gibi, tek başına da yaşanabilir. Aşk ete kemiğe bürünen bir varlıktır aslında. O esnada kafamın içindeki düşüncelerimin bir bölümünü de bunlar kapsıyordu, yazıya dökmüyordum o kadar. Hafızama imgelem yoluyla(bir tür şifreleme yöntemi) arşivliyordum. Bazen bir apartman, bazen bir ağaç olabilir, bazen anlamsız bir harflerle oluşmuş tümceler yığını. Her şey benim imgelemim olabilirdi. En çokta şehrimdi benim imgelemim. Kaldırımları, mahalleleri, okulları, gelip geçen insanları..o kadar yığılmıştı ki bu çalışmalarım, imgelerimi hafızamda iyice yerleşsinler diye ansiklopedilerden ozanların, yazarların, bilim adamlarının hayat hikayelerine sıkıştırmak zorunda kalıyordum. Onların hayat hikayelerini okuyordum, bir bölümünü yazıyordum. Hem onları tanıyordum aslında hem de onlara kendi çalışmalarımı, kendi hayat hikayelerimi sunuyordum. Karşılıklı alışverişti bu benim için. Futbolcu yüzleri, sinema, tiyatro ve ses sanatçılarının yüzleri, dinlediğim bir müzik ezgisi aslında imgelem oyunumun bir parçasıydı.
Saat üç’ü gösteriyordu ve hiç uykum yoktu. Benim “anlık meleğim” de yanımda değildi. Kalemi defterin arasına koydum. Mutfak ışığını söndürdüm. Son bir sigara içeyim sonra odama giderim, yatağa uzanırsam uykum geliverirdi belki diye düşündüm. Balkona çıktım bir sigara yaktım. Gökyüzü iyice kızarmaya başlamıştı. İnanılmaz sıcaktı. Sigaradan bir fırt çekebildim. Bir ses at o sigarayı gir içeri dedi. “anlık meleğim” gelmişti. İçeri mutfağa geçtim. Artık ben ben değildim. Bambaşka düşünen, etrafı bir radar gibi tarayan, denizaltıların su yüzeyini görebilen periskoptu gözlerim. Roman karakterine bürünmüştüm. Bilimkurgu filmlerinde özellikle bambaşka bir kişilikten vahşi bir yaratığa dönüşenler gibi. Ama yaratık değildim ki. Biraz daha zekam açılıverirdi o kadar. Hissetmiştim. İmgelemimi fark etmiştim ve üst benliğim, yani anlık zekam harekete geçmişti o kadar. Ve bir ışık belirdi. Yüzüm salona dönüktü. Cama dönük olsaydı bunu fark edebilirdim ama, öyle bir ışık ki, duvarları delen kızıl bir ışık. Gökyüzünün bugünkü aldığı rengi gibiydi. Sırtımdan girdi, kalbimden çıktı ve ok gibi duvara saplandı bir yarısı. Ve sinir bozucu, insanın kanını donduracak bir ses peşi sıra. Ayaklarım yerden kesildi. Gökyüzündeydim, sokakları, evleri, insanları seyrediyordum şimdi. Etrafta çok gürültü vardı, bulutlar bile beşik gibi sallanıyordu. Kanatlarım rüzgarın şiddetine karşı koyamıyordu. Evlerin birbirine şarap dolu kadehler gibi  tokuşması ve onların  “şerefe” sözü hiç de romantik değildi. Çimento yığınına dönmüş evleri görüyordum. İnsanların çığlıkları bu gürültüye eşlik bile edemiyordu. Kimse kimseyi düşünemeyecek kadar aciz ve bencildi.
Ne yapıyorum burada dedim. Evdeydim şimdi. Devrilmiş eşyalar, kırılmış cam parçacıkları, hepsini gündüz gibi görüyordum. Bizimkiler bu olanların küçük bir bölümünde uyandılar. Uykudan uyanıp birbirlerini bulana kadar çığlıklarıyla olan olmuştu zaten. Binalar yıkılmış, kimi insanlar beton yığınında çimentoya harç olmuştu. Bir şehir tüm imgelemleriyle ölüyordu. Şehrim ölüyordu. O şehirle birlikte ben  ölüyordum. Dipsiz kuyu dediğim, beni içinde boğan şehir aslında aşık olduğum şehirdi. Ben şehrime aşıktım. Her bir şeyine. İyisine de, kötüsüne de. Yerine yeni bir şehir kurulurdu belki ama ya benim içimde ölenler. Benim imgelemlerim. Onları kim getirecek yitip giden insanlar gibi. Bir şehirle birlikte ölüyordum.
Kapıyı açmışım, bizimkileri kapının ağzına toplamışım ve bunların hepsini ben yapmışım. Bunları “zor zamanlarımın meleği” yaptığına iyiden iyiye inanmaya başlamıştım. Ve bu güne kadar da o’nu arıyorum. Zor zamanlarımın meleği ben o’na “anlık zeka”, veya “üst benlik” demeyi uygun gördüm. Böylece daha bilimsel olur diye düşündüm. Kadınlarımız özellikle Anadolu kadınları yaz, kış pijamalarını hiç çıkarmazlar, ilk defa işlerine yaradı. Sanki böyle bir olay yaşayacaklarmış gibi hazır ve nazırlardı. Portmantoda ne kadar terlik varsa hepsini toparlamaya çalışıp merdivenin yolunu tutmaya başladı kızlarını alarak. Deprem kültürü hiçbirimizde olmadığı için kurtuluşu merdivende ararız ve bu yüzden canımızdan oluruz. Bu ara artçılar devam ediyor, annemleri tutmaya, birlikte kalmaya özen göstermeye çalışıyordum. Aklı başında davranabilen bir bendim. Gözlerim ışık varmış gibi öte beriyi görüyordu. Babama seslendim “Baba! Baba!” Hiç ses yoktu. Nihayet korkmuştum. O sallantıda farklı bir çatırtı sesi duydum, o odanın göçtüğüne, maalesef babam o göçüğün altında kaldığını sandım. Hiçbirimiz gidemiyorduk o odaya. Ablam sabi çocuğu ellerinde bir an evvel inelim diye gözümün içine bakıyordu. Herkes ağlıyordu. Nihayet “ baba ses versene ya!” diye sertçe seslendim. Babamın sesi göçük altında kalmış gibi sessizce yankılandı salona. “gelemiyom!” “Eyvah, eyvah ki eyvah!” diye odaya doğru yürümeye başladım. Odaya vardığımda babam doğrulmuş, kendini korumak için bebekler gibi emekleye emekleye hol’e gelmeye çalışırken televizyon bunun üstüne düşmüş. Canı acımış, zaten panikte olan adamın sesi soluğu kesilmiş. Babamın koluna girdim, diğerleri annemin peşine takılıp merdivenden aşağıya inmeye başladık. Hemen evimizin önündeki alana konu komşu toplandık. Annemler hemen komşularla ağlaşmaya başladı. Herkes şaşkın, ne olduğunu bilmez haldeydi . Etrafta çok kesif bir toz bulutu vardı. Yıkılan binaların insan tozuna bulanmış çimento partikülleriydi bu.
Etrafı incelemeye başlamıştım. Bilim adamı kafası bu korkunç günde bile böyle işliyordu işte. İnsanların davranışlarını seyre koyuldum. Erkekler ve kadınlar o kadar eşit görünüyorlardı ki. Korkuda birleşmiş ve eşitlenmişlerdi. Hemen buna lakap taktım. Lakap takıla takıla böyle uydurma sözcükler kullanmaya ne zaman başladım tam olarak hatırlamıyorum. “öd eşitliği”..o esnada imgelemlerimi unutmuştum bir an. Canlı bir deney vardı önümde ve bununla ilgilenmeliydim şimdi. Felaket anlarında insan davranışları. O kadar birbirine benzerdi ki. En korkmamış görüntüsü verene kesinlikle Oscar ödülü verilebilirdi. Herkes korkmuştu ama kimisi bunu gizlemeyi başarabiliyordu. Kimisi unutamıyor, o korkusunu ömür boyu yanında bir çanta gibi taşıyordu. Gözlerinin içine baktıklarımda tüm insanların geçmişteki tüm günahlarını, sevinçlerini bir film gibi o insan tozuna bulanmış çimento partiküllerine akıttıklarını ve bu akıttıklarıyla gökyüzünü de kızıla boyadıklarını görebiliyordum. Tartıştığım birisini gördüm. Haksızdı. Gözlerinin içine bakınca affet beni diye kaçırdı gözlerini. Utanmıştı. İnsanlar felaket anlarında böyleydiler ancak. ertesi günlerde tekrar eski kimliklerine dönerlerdi. Çakallar talana çok uzak şehirlerden gelmeye başlayacaklardı sonraki günlerde. Deprem onlar için bir fırsattı ve bunlara da insan diyorduk. Sonra bilim adamı kafasıyla düşününce onların da bir bebeklikleri, çocuklukları , kötü de olsa bir yaşantıları vardı diye düşündüm. Bilemiyorum, kendime şakacıktan da olsa bilim adamı kafası var sende diyorum ya abartmayayım istersen. Bunu da bilmeyivereyim bari. Nedenini elbette biliyorum. Geçim sıkıntısı, zor şartlar ve kötü anılar, travmalar ilk suçu getirir. Sonra..sonra..sonra..derken meslek halini almış. Çakallık meslek haline gelirse içerlerde duygu kıpırtısı denen bir şey kalmaz. Bencillik denen aşırıya kaçmış etrafını umursamaz bir ruh hali içine dolar..oysa şöyle bir düşünse, düşünecek bir beyinleri kaldıysa eğer, bu dünyada sadece kendileri olsa. Hep aynı yaşta, aynı statüde kaldıklarını düşünseler. Ama bir tek kendileri kalsa. Komşu yok, şehir yok, kendilerinin dışında insan yok. O zaman bu duygudan arınabilirler mi bilmiyorum. Tabii böyle bir düşünce içine girebilmeleri için ortalama zekaya sahip olmaları lazım. Yönetenler de gelir adaletsizliğini azaltacak bir çözüm yolunu bulmaları, bu uğurda plan, program, yasa yapmaları gerekir. Mal canın yongasıdır. Depremden sonra birçok insan haklı olarak mal derdine de düştüler. Şehirde talan için yakalanıp linç edilen, polisler tarafından vurulan kişiler olduğundan bahsedile gelirdi.
Bir an babamı aklıma getirdim. Koca babayı unutuvermiştim. Gözlerim babamı ararken bizim katın üstündeki balkonda bir gölge fark ettim. “ne oluyor, niye aşağıda toplandınız?” diye aşağıya sesleniyordu. Ev sahibimizdi. Hep içerdi. Deprem olmuş, bir şehir göçmüş kendisi bunun farkında bile değildi. Ailesi aşağıya çabuk inmesini söylüyordu. İnanamıyordum kendime. Bir felaketten bu kadar komik bir kareyi de yakalamıştım. Ve gülüyordum. Merdivenlerden alkolün etkisiyle yalpalaya yalpalaya inip çıkan adam bu kez dimdik aşağıya iniyordu ve elinde bir şarap şişesi. Biraz dikkatlice bakınca şarap şişesinin boş olduğunu fark ettim. Bu daha komikti. Yerkürenin gökle birleşmesi buna yaramıştı. Alkolün verdiği baş dönmesine inat.
Ve babam..benim güzel babam. Korktun mu sen? Evet çok korkmuştu. O’nun korkusu gözbebeklerine kadar işlemişti. Her halinden tüm soğukkanlılığını yitirdiği belli oluyordu. Üstünde mavi bir slip dışında hiçbir şey yoktu. Yanına yanaştım. Bizim Anadolu’da büyüklerimizin yanında keyif verici alışkanlıkları yapmazdık, yapamazdık. İçki, kumar, sigara mümkün değildi bunlar. Sigara içerdi babacığım. Ama yalınayak, mavi bir sliple sigarayı düşünecek durumu mu vardı babacığımın. Tişört cebimde duran sigara paketinden bir tane çıkardım. “baba nasılsın, kendine gel, insanlık hali bu doğa bazen böyle olaylarla da kendini hissettirir. Allah canımızı bağışladı, çocukların yanında soğukkanlılığımızı korumamız gerekir öyle değil mi?” diye öğüt verdim. Hep o öğüt verecek değildi ya. Elimdeki sigarayı babama uzattım. “al iç baba, kendine gelirsin.” Babam kendinde değildi. Kim olduğumu sezemedi bile. Haline o kadar acımıştım ki o an. Gözümden yaş aktı. Koca adam “öd eşitliğini” yaşıyordu(Allah rahmet eylesin..2002’de beyin tümöründen vefat etti.). sigarayı büyük bir iştahla aldı elimden ve “sağ olasın hemşerim!” demez mi, kahkahayı koyuverdim. Babam şaşkın şaşkın bakarken, bir yandan da sigarasını yakmaya çalışıyorum. Ben gülmekten, o korkudan titrediği için bir türlü ateşle sigaranın ucunu öpüştüremiyorduk. Nihayetinde benim kim olduğumu çıkardı. Ve o meşhur sözünü söyleyiverdi.”Bazen, çocukların da sigara içmesi iyi oluyormuş!”  Hep hatırlattım ölümüne kadar. Olayları abartarak yakın çevreme anlatıp anlatıp duruyordum, babamın deprem maceralarını. “abartma istersen” diye hep kızardı bana. Sonra güler geçerdi.
“Annenler nerede?” diye neden sonra bir eşi, çocukları olduğunu hatırladı. “Şuradalar, komşularıyla birlikte..!” diye onların yerini gösterdim. Gerçi kim komşu, kim sokaktan geçen herhangi bir insan kaynaşmış gitmişti. Dedim ya “öd kardeşliği”..erkek, kız, anne, baba, tanıdık, tanımadık hepimiz o an öd kardeşiydik. Babam o tarafa gidiyor gitmesine ama ayağında ayakkabı falan olmadığı için çok dikkatli gidiyordu. Bu kadar komik olabileceğini hiç düşünmemiştim. Çok komik yürüyordu. Slip de olmasa..neyse bunu söylemeyeyim. Gitti annem sandığı ev sahibimizin eşine “(…)bu başımıza neler geldi?” diye sarılmasın mı?..zavallı kadıncağız “evet, kardeşim neler geldi başımıza “ deyip babamın kollarını havada bıraktı. O korkunç kızıl felaketten bu denli karikatür karelerini çıkarıvermek hiç akıl karı değildi. Millet ağlıyor, ben kendi acılarımı sonraya taşıyacağımdan mıdır nedir gülüyordum şimdilik. Benim felaketim sonra başlayacaktı. Yarım kalan tüm çalışmalarımı kazıdığım şehrim yerle bir olmuştu. ve ben kadavraya dönmüştüm. Eskisinden daha iyi gibi görünen bir şehir kurulmuştu. Ya ben..göçük altında yitip giden insanlar gibi ben de yitip gitmiştim ve hiç kimse bu durumun farkında bile değildi.

                                             Tezel R.Ş.Karabandoğlu-Deprem güncesi-
foto 1: Chris Miller foto 2: Bayar Gökçe foto3: Anthony Ayiomamitis foto 4: Correa Emmanuel

11 Ekim 2011 Salı

Saklı..



Sen en güzel uykularındayken..                                              
Bir güvercin ürkekliğiyle ben..
Yanıbaşında beliriveririm..
Sen en masum yüzünle..
Yumuşacık yastığına koy başını..
Ben beklerim ipeksi saçlarını..
Ninniler söylerim..yıldızlara dair..
Nefesimi üflerim benli rüyalar görmen için..
Korkma ben seni beklerim..
Avuçlarında parmak uçlarım..
Sevgi pıtırlarını yayarken..
pencerenin kıyıcığına beyaz bir gül kokusu..
hafif aralayıp o güzel gözlerini..
pencereden alıverirsin tutkulu bir aşkı..
sen en güzel uykularındayken..
güvercin ürkekliğiyle aşk sözcüklerini mırıldanırım..
seni seviyorum..T.Refik Ş.Karabandoğlu..

9 Ekim 2011 Pazar

Denizyıldızsız kelebek toplayıcısı


Denizyıldızsız kelebek toplayıcısı
ben bir gölgeyim..yol çizerim bir kediye.
kelebek toplarım..denizlerden uzak..
gökkuşağının tüm renkleri her hücremden yansıyandır..
her rengimle aşık olurum..deli sevdalanırım tüm renklere..
kırmızı balonum ve kuşlar kadar özgür uçurtmamla kapınıza geliveririm..
ben kelebek toplayıcısı bir gölgeyim kediciklerim.
bir kelebek bulduğum zaman denizlerden uzak..içim içime sığmaz, sevincim yerçekimsiz ayacıklarım olur
ve tekrar uçurtmam ve kırmızı balonumla denizlere sevdalı bir tırtıl olarak hayata merhaba derim..








t.r.karabandoğlu(denizyıldızsız kelebek toplayıcısı..)(f:kenny random)