facebook

26 Aralık 2011 Pazartesi

ÇOCUKLUĞUMUN TÜRKÜSÜ

ANNEMİN PAZAR KONSERLERİ


   79'ların sonlarıydı, çok iyi hatırlıyorum. En mutlu günlerimden bir tanesiydi. Nedeni ise televizyon girmişti bizim eve. Aynı zamanda buzdolabı. Babamın en paralı günleriydi. Düşünün; televizyon ve buzdolabını aynı anda, kredi kartı kullanmadan, taksitlendirmeden tikko(canlı) parayla alıvermişti. Bugün bunu hangi orta gelirli yapabilir. Babam terziydi. Bugünle kıyaslarsanız gelir dağılımının ne kadar bozulduğunu görebilirsiniz.

   Yaşadığımız yer elli haneli küçük bir köydü. Sonraları şehrimiz gibi büyüdü ve mahalle oldu, bizim köy. Ve bu elli haneli köyde televizyon iki bilemedin üç hanede vardı. Bunlara çat kapı televizyon seyretmeye giderdik. Düşünemezdik ki, müsait mi, değil mi. Hedef televizyon seyretmekti. Hele bir haneye o kadar insan giderdi ki, sonunda hane sahibi televizyonu bahçeye çıkarmak zorunda kaldı. Açık hava sineması gibi. Bazen televizyon bozuldu numarasına yatarlardı biz de kös kös evimize dönerdik. Nihayetinde dayımlar aldı bir televizyon da bizi bu dertten bir nebze olsa kurtardı. Ama dayımlar da bizim eve uzak otururlardı. Ben de televizyon hatırına orada kalırdım arada bir. Ve sonunda bizim de televizyonumuz vardı. Heidi'yi, Cüneyt Arkın'ı, Tarık Akan'ı, Türkan Şoray'ı, Hülya Koçyiğit'i, Fenerbahçe'yi görebilecektim, hem de kendi evimde. Daha kimlerle tanıştırmadı ki, Elvis Presley, Audrey Hepbörn, Rock Hudson. Kovboylarla ve kötü(!) kızılderililerle tanıştırdı. Reklamlarla özellikle banker kastelli, gıygıy süpürgesi gibi daha niceleriyle.

   Televizyonun tek kanallı(TRT) ve siyah beyazlı yıllar. Ben bunu hiç anlayamazdım. Hakikaten onların yaşadığı yerde renk olmadığına inanırdım. Yoksa niye gördüğümüz gibi çıkmazdı ki karşımıza. Çok mu zordu kırmızı başlıklı kızın kırmızı rengini ekrana taşımaya. Televizyonda gördüğüm o çirkin siyah beyaz ağaçları gördükçe benim bahçemdeki erik ağacına daha bir bağlanırdım. Bizim ağaçlar renkliydi ama orası da çok hareketliydi canım.

   Okuldan döndüğüm vakitlerde hemencecik televizyonun başına. Güne Bakış-Kapanış. Bayrak ve İstiklal Marşı okunana kadar hiç ayrılmazdık, ihtiyaç molaları dışında. Artık bizim eve de misafirler gelmeye başlamıştı. Tabii ki televizyon seyretmeye. Koltuklarım kabarırdı. Televizyonu olmayan arkadaşlarımı gördüğüm zaman onları rencide etmezdim ama birazcık hava atardım  belli belirsiz. Onlar anlamazdı. Bazen kızardım bir arkadaşıma, o zaman tehdit ederdim seyrettirmem Heidi'yi. Klara'nın yürümesini göremezsin. O zaman arkadaşım hemen yumuşayıverirdi. Çok hoşuma giderdi bu benim. Arkadaşlarım da çoğalmıştı televizyon sayesinde. Ama her haneye televizyon girdikçe, arkadaş sayım da azalırdı. Bizimki biraz televizyon arkadaşlığıydı.

   Haftanın yedi günü hiç kapanmamacasına televizyon açık kalırdı. Sadece Pazar günleri iki saat. Aslında o saatlerde de kapanmazdı benim sayemde. O iki saatte ne mi vardı televizyonda: Pazar Konseri. Şef eline alır sopayı, kaldırır, indirir, kaldırır indirir. Ve birçok müzik aletinin sesi yükselir, alçalır, yükselir alçalır. Bazen o kadar ritimli olurdu ki, dayanamazdım ayağa kalkar bende eşlik ederdim. Bazen elimde sopa şef olurdum, bazen çello çalardım, bazen keman, bazen viyolonsel, bazen flüt. Müthişti.

   Annemin kulağı alışmamış o tür müziklere, hoş benim de anladığım falan yoktu. Türküden başka radyolarda başka ezgi dinlemezdik ki."yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, arşı arşı memlekete kız vermesinler..!" Annem o saatlerde televizyonda birşey yok diye ya bahçe işlerine dalar ya komşuya oturmaya giderdi. Bende televizyonu açıverirdim. İlk başlarda televizyon seyretmekti gayem, ne olursa. Ama sonraları inanılmaz zevk almaya başlamıştım. Türk Sanat, Türk Halk ve Türk Pop müziklerini de severdim ama klasik müzik bambaşkaydı. Alır götürürdü başka dünyalara. Mozart, Verdi, Wagner, Çaykovski, Lizst, Beethoven bunları bilmezdim, halen de bilmem. Ama bunların ezgileri kulağıma geldiği vakit, ben bu ezgiyi dinlemiştim diyorum. Hatırlıyorum. Hep o günlerden kalma. Hiçbir şey için değil ama TRT'ye sadece bunun için teşekkür etmem gerek. Müzik dinleme kalitemi arttırdığı için.

   Bir gün yine bir pazar günü, annemin gitmesini bekliyorum. Çünkü hoşlanmıyor "kapa şu televizyonu, biraz dinlensin" diye çemkiriyordu. Gitmedi, ve mutfakta yemek yapmaya başladı. Her şeyi göze aldım ve televizyonun kumandasına-pardon- düğmesine basıverdim. bir dakika sonra görüntü ekrana geldi. eski televizyonlar biraz geç açılırdı. Ses daha erken gelirdi. Harika bir ezgi yükselmeye başladı ekrandan odaya..piyano tuşlarında benim parmaklarım vardı, ve ben müthiş bir piyanistim. O bir virtüoz. Gökyüzündeydim ve hiç de inmeye niyetim yoktu. Alkış sesleriyle yer gök inliyordu. "Kapa şunu diyorum, Kapatsana şunu, bak oraya gelirsem fena döverim!" böyle seslerde duyuyordum ama umurumda değildi. Herkesi beğendiremezsin ki sonuçta. Ben bir piyano virtüozuydum. Önce kulağımda bir acı hissettim, sonra televizyonun "plop" diye kapanma sesini duydum. "Hey, ne oluyor!" demeye kalmadan annemin çatık kaşlarıyla karşı karşıya kalmıştım. "Ben sana kapat demiştim değil mi?" serzenişiyle ayak tabanlarım tahta döşemeyle tanıştı. Önce trip yaptım, etki etmedi. Sonra tehdit ettim. Annem çok korkardı, arkadaşlarımla dereye gitmeye. "Ben de arkadaşlarımla dereye gidiyorum" deyiverdim. Annem daha çok köpürdü. Boğulursun, yüzme de bilmiyorsun, falan filan bir sürü öğüt. Hanımefendi dereye yollamazsan, banyo küvetinde mi öğreneydim yüzmeyi, bırakmıyorsun ki. "Ya dere, ya televizyon!" diye annemi ikilemde bıraktım. Annem kaybetmişti. Ben kazanmıştım. Veya tam tersi. Yüzme bilmeyen klasik müzik hayranı, hayali bir piyano virtüozü. Huzurlarınızdayım..

                                                 TEZEL R.Ş.KARABANDOĞLU-ÇOCUKLUĞUMUN TÜRKÜSÜ

15 Aralık 2011 Perşembe

YÜRÜYEN SİSMOGRAF

YÜRÜYEN SİSMOGRAF


- merhaba; bugün dertlisin bakıyorum, sakıncası yoksa söyler misin?

- sağol; çok büyük dert değil..biliyorsun ben hisli bir insanım..arada sırada hislenirim, hislendiğim zamanlar neyi düşündüysem o başıma geliyor..

- nasıl yani?

- tahminlerim tutuyor..diyelim bir maç var..herhangi bir maç olabilir..bu maç berabere biter..skoruyla beraber söylüyorum..pat, çıkıveriyor..atıyorum tutturuyorum..her zaman olmuyor, ama sık sık olabiliyor..

- iddaa, middaa oyna o zaman, parayı kırarsın vallahi..dertlendiğin şeye bak..

- bir keresinde, sanki deprem olacakmış gibi hava sezinliyorum dedim arkadaşlarla otururken..daha tümcem dudaklarım arasından gün yüzüne çıkmamışken, hoppa bir sallantı, 4.3 richter büyüklüğünde merkez üssü yaşadığım şehir olan bir deprem..arkadaşlarım merak ve korkuyla karışık beni süzmeye başladılar..sonra da hay şom ağızlı diye bir dolu papara..bir dolu şakayla karışık serzeniş..

- yürüyen sismograf gibisin mübarek..boşver be..bazı insanlar böyle yaratılmış..hisli..senin gibi..alışmaya bak..hayata mı küseceksin şimdi..çok hisliyim..küstüm sana hayat..

- sen dalgana bak..ama seninki yine hafifletilmiş dalga..arkadaşlar her gördükleri yerde ayağa kalkıyorlar, hazırol vaziyetinde sağ ellerini havaya kaldırıp "Heill Richter!" diye selam veriyorlar ya..buna katlanamıyorum!

- (gülme efekti)..


                                                                      TEZEL R.KARABANDOĞLU-BEL KEMİKLİ ÖYKÜLER..

5 Aralık 2011 Pazartesi

ÇOK GERÇEKÇİ BİR HALÜSİNASYON

                                              Masanın üstünde bir yığın gazete ve dergi, içilen çay, neskafe, türk kahvesinden dibi tortulaşmış ve sararmış kupa büyüklüğünde bir bardak, ve eski model masaüstü bilgisayar duruyordu. Hemen arkasında Atatürk’ün şık, modern giyimli bir portresi asılıydı. Koltuk sallanır cinsten koyu siyah-lacivert karışımı deridendi. Ve adam oturur durumda koltuktan poposunun basenleri birazcık taşıyor gibi görünüyordu. Bence taşıyordu. Bu gibi adamların spora vakit ayıramadığı ortadaydı. Gün boyu abur cubur derken epey kilo alıyorlardı. Hem pek de dert etmiyor gibiydi, genel geçer görüntüsünden bu anlamı çıkarabilirdi. Nerede trak orada bırak felsefesi tam böyle insanlara uygundu. İşinde titiz olduğunu telefonda bir muhabiriyle konuşurken anlamıştı. Mutlaka o adamla konuşulması gerektiği, yoksa haberin havada kalacağı, hiçbir anlam taşımayacağı, hatta diğer rakiplerince atlanılabileceğini sert bir dille muhatabına söylüyordu. Bağırıyordu dense daha doğru ifade olur. Eğer o adamla konuşamazsa gelmemesini hatta mümkünse şehirden de uzaklaşması gerektiğini şakacıktan değil gayet ciddi bir ses tonuyla telefondaki ilgilisine söylüyordu. Ben Karadeniz uşağıyım, yılmam ve dönmem diye kendisini avuttu ama pekala içinde tedirginlik bulutu oluşmaya başlamıştı bile. Böyle durumlarda Karadeniz şivesi iyice belirginleşir, sesi ağlamaklı çatallaşmaya dönüşürdü. İlk sözcük çıkar çıkmaz ağzından, sen Karadenizli misin sorusuna muhatap oluyordu. Hayır Karadenizli olmasından utanmıyordu, bilakis bundan hoşlanıyordu da, ama bu soru  şivesinden dolayı küçümseyici olunca morali bozulurdu. Ve iyice şiveli konuşmaya başlardı. Bu da işine pek yaramazdı. Hiçbir şeyden anlamayıp sadece diksiyonu kuvvetli diye birçok insan işe alınırken kendisi sadece bu yönüyle bile dışarıda kalabiliyordu. Ya babadan zengin olacaksın, babanın işine oturacaksın, ya da ayak işleri yapacaksın. Sanattan, edebiyattan anlıyormuşsun, güzel yazılar yazabiliyormuşsun bunları kimse umursamıyordu. “- Çok güzel konuşuyorsunuz. – Teşekkür ederim, aynı zamanda önceki işyerimde hırsızlık yapmıştım bu yüzden kapı dışarı koydular, ama çok üzüldüler. – Ya öyle mi, ne yapmıştın? – Zimmetime para geçirmiştim, epey bir meblağ tutuyordu ama yakalandım ne yazık ki. – bende üzüldüm, çok yazık olmuş, işe alındın, geç muhasebenin başına. – sizi mahcup etmeyeceğim, bu kez yakalanmayacağım, teşekkür ederim bir kez daha.”

-          Karadenizli misin?
-          İstanbul şivesini laz aksanıyla konuşayirum..ama çok akıcı yazabileyirum..her şey ilgi alanım içerisine girdiği için, pek branşlaşamadım. Ama bu işi çok iyi yapabileceğime inanayirum.
-          İnanıyorsun..
-          Evet, ben de onu dedum; inanayirum..röportaj yapabileyirum, köşe yazısı yazabileyirum her konuda..haber takip edebileyirum, gözüm karadır benim bu konularda. Çocukluğumdan beri ilgi duymuşumdur gazeteci olmak. Bir ara elden yerel bir gazete satmışlığım da vardur çocukken. Bir fırsat tanırsanız sizi mahcup etmeyeceğume inanayirum.
-          İnanıyorsun.
-          Evet; inanayirum.
-          Sen şimdi bir çevrenden bir röportaj ayarla, bir kişiyle görüş mesela, onu güzel bir yazıya dök. Bir göreyim, hoşuma giderse muhabir olarak başlayabilirsin, ama  yaşın da fazla senin. Olsun, röportajın hoşuma giderse işe alacağım seni söz. Şimdi gidebilirsin canım.
“Çevremdekiler mi, pöh başından savdı beni piç kurusu”. Söylene söylene binadan çıktı, şöyle bir geriye binaya baktı. Göğü deliyordu mübarek..göğü delse ne ola ki, binalarla değil haberleriyle göğü delseler ya..nerde..herkes de bir korku vardı..zaman doğruyu yazma zamanı değil, yalakalık yapma zamanıydı. Gazete patronları gazeteci değil işadamıydı ve ihaleler, banka kredileri, vergi kıskacı patronları korkutuyordu. Bu da zavallı gazetecilerin elini kolunu bağlıyordu ne yazık ki. Öylesine ki, yalakalık yapa yapı yama tutmaz hale gelen yalama gazeteciler oluşmaya başlamıştı..gerçekçi, doğrucu, halkın yanında yer alabilen gazeteciler bir bir kapı dışarı ediliyordu. “bu da Karadeniz şiveme taktı herkes gibi..çevremdekilerin her bir şeyini biliyorum..ne röportajı yapacağım ya..hangi özelliklerinden dolayı..yine hayali bir kişi bulmam lazım..bu kez de bant kaydını ister, işe almayacak ya..”

Otobüsten iner inmez etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Burayı hep görmek istemişti. Evine dönmek istemedi, yolunu değiştirdi sırf burayı görebilmek için..otobüs 4 saatte varmıştı..vapurla daha kısa sürebilirdi ama kendisi her zaman için otobüsü tercih ederdi. Ama aksilik, hava inanılmaz bozmuştu, ilk damlacık burnunun ucuna o kadar sert değmişti ki, hemen bir yer bul yoksa seni fena döverim dermiş gibi..ve inanılmaz bir yağmur peşi sıra koyvermişti..abartısız, sepkenli fırtına şeklinde, gök gürültülü şimşekli bir yağmur..aslında yağmuru severdi ama bu kez değil..hiç olmazsa bir otel bulana kadar yağmasaydı iyi olurdu. Şu anda sığınacak bir yer bulsa otelden önce iyi olacaktı. Yoksa üstündekileri değiştirmesi gerekecekti, ve üstündekilerden başka bir şey almayı uygun görmemişti. Çok kalmayacaktı burada. İki gün falan. Buraya gelmeyi ve şöyle kısa bir şehir turu atmayı, iş görüşmesinden sonra yapmayı planlamıştı ama yağmuru hesaplamamıştı. Oysa ilkbahar yağmurunun burada çok şiddetli yağabileceğini bilmesi gerekirdi. İş görüşmesine konsantre olduğu için pek önemsememişti hava durumuna bakmayı. Küçük  valizinin içine yedek iç çamaşırı, iki çift çorap, Hikmet Çetinkaya’nın 70’li yılları anlattığı “Sancılı Yıllar Kuşatılmış Sokaklar” kitabı, ve kendi karaladığı öykü, şiir, roman kalıntılarını yerleştirmişti..

Hemen sığınacak bir yer bulması gerekiyordu, yoksa bu yağmur giysilerini ıslatmayacaktı, kendisini de zatürreeden öte tarafa yollayabilirdi..”Hey mübarek beni mi buldun?” diye göğe söylendi..karşı caddenin kaldırımında bir Kafe gibi bir yer gözüne ilişti..o kadar yağıyordu ki Kafenin ismini okuyamıyordu..görüş mesafesi yok gibi bir şeydi handiyse..bu koca şehrin caddesinde bir Allahın kulu yoktu, ve bu yağmur hepsini dama düşürmüştü kısa süreliğine de olsa..arabalar bile işlemiyor, onlar da bir saçak altına sığınmış gibiydi..adımlarını arttırdıkça yağmur iyice giysilerinin her bir tarafını yokluyordu, ilk kez sevişmeyi deneyen iki sevgili gibi tenlerinde salyalarının  değmeyecek bir yer bırakmamasına kadar. Nihayet Kafe’ye varmıştı, tüm cadde bu Kafe’ye sığınmış gibiydi içeri girer girmez etrafa bakınca..oturacak yer değil, şöyle ayakta durabilecek kadar bir yer bulsa cam kenarında yeterdi..kapının hemen yanındaki cam pervazının bir tarafına elini koydu ve nemli camdan dışarıya caddeye bakmaya başladı. Düşen damlalar, asfalta vurdukça aynı anda zıplayıp tıpkı fıskiye gibi gökyüzüne yükselip, yeni düşen damlalarla kolkola giriyorlardı ve bu kez de daha sert ve daha güçlü asfalta vuruyorlardı. Ve her defasında bu damlalar çoğala çoğala asfaltı kum torbasına çeviriyorlardı..hoşuna gitmişti..belli belirsiz gülümsedi ve cep telefonunu çıkarıp bu anın fotoğrafını çekiverdi..

-          Beyim, buyur çayın!
“çayı ne zaman istedum senden, belki başka bir şey isteyecektum senden, görgüsüz.” diye sertçe kahveci yamağına göz süzdü..ama dışarıdaki Nuh Tufanını düşününce çayı alıverdi. Hem çayı da severdi aslında..Yağmur damlalarından karşı tarafta bir otele benzer bir yere benzetebileceği bir yer gözüne ilişti. Işıklı tabelasından buna yormuştu. Çok büyük binaydı. Ve büyük bir ihtimalle buranın pahalı otellerinden biri olabilirdi. Ne bileyim öyle düşünmüştü işte..caddenin üzeri bir yerde pahalıca bir otel neden olmasın ki..oraya kadar ıslanmayı göze almaya karar vermişti..içerde insanlar tıkılı kaldıkça böylesi bir yağmurda saçak altları da bir işe yaramazdı..küçükçe kabul edebileceğimiz bir kafe’de sigara içilmeye başlanırdı, ve çıkan duman birilerine yasaksavar olarak geri dönüyordu..kendisi de içerdi ama bu kurala nedense uymayı uygun görmüştü hiçbir yasağı takmayan kendisi..

Yağmur pantolonunun rengini değiştirmişti bile, ayakkabısının içine ve çorabına kadar yoklamıştı. Narkotik polisi gibiydi yağmur damlaları, insanın kıçının arasına bile parmak atmıştı. Evet oteldi..tahmin ettiği gibi büyükçe bir otel..içeri girdi..görevliye yanaştı..

-          Bir oda tutacaktum..
-          Üzgünüm beyefendi..odamız kalmadı..
-          Nasıl yani, koca otel burası, tüm odalar nasıl dolar?
Hayret etmişti..meğerse o gün yağmurla birlikte ertesi gün çok önemli bir uluslar arası bir konferans varmış..terör ve bunun önlenmesi ile ilgili..tüm şehrin büyük otelleri ve belki de küçük otelleri hep rezerveymiş..üzgün bir ifade ile bunu görevliden duymuştu.yağmur tüm şiddetiyle şehre kusmaya devam ediyordu..bir an önce oradan çıkıp yağmura sığınmak geçti, yeterince ıslanmıştı zaten..üşümüştü ama bu titremesi üşümekten değildi..içi titriyordu düştüğü bu durumdan..caddenin ilk sokağından içeri daldı..ara yerlerde kaybolmuş küçükçe otel bulabilirdi belki..biraz yürümeye başladı sokaktan içeri..yağmuru umursamaz olmuştu..yenilgiyi kabul etmişti..sokaktan sokağa, bir başka caddeye ve tekrar tekrar sokaklara girip çıkmaya başlamıştı..ve koca şehirde yapayalnız bir kendisi vardı..gökgürültüsü bile Karadeniz şivesiyle gürlüyordu şimdi..”Sen Karadenizli misun da! Sen Karadenizli misun da!” Bir küçük sokağa daldı..ve sokaktan caddenin büyükçe bölümünü görebiliyordu..ve nihayet aradağını o küçük sokakta buluvermişti..bu “küçük”ten çok “büyük” bir lütuftu doğrusu..en nihayetinde Tanrı’da acımıştı Karadenizli kuluna..oda vardı..otel görevlisine oda isteğinden sonra ütünüz var mı diye sormuştu, o da ayarlayabileceğini söyledi. Buna da çok sevinmişti çünkü eşyalarını kurutmak zorundaydı bir şekilde..gerçi kalorifer peteklerinde kurutabilirdi ama böylesine bir otelde doğal gaz bağlı mıydı onu bilememekteydi işin doğrusu..ama yine de haline şükretti..doğal gaz varmış ama kalorifer peteklerinde bir bozukluk varmış, genel bir bakım için hafta sonunu bekliyorlarmış..özür dileyerek görevli bunu iletmişti kendisine.. "kimi kandurayi, ilkbaharda kapattunuz, tasarruf" diye iç geçirdi.. yukarı odasına çıkarken görevli muzip bir yüzle göz kırparak çerezlerden şam fıstığı mı istersiniz yoksa Antep fıstığını mı diye sormasın mı? Pek bir şey anlamamıştı..ama yine de: “- Yanında bira varsa fark etmez benim için, karıştırın” deyivermişti gayri ihtiyari. Görevli vay azgın zibidi dermiş gibi çok saçma bir cevap verdi “- Biraz tuzluya kaçar bu” diye cevap verdi..iyice kafası karışmıştı..iyi o zaman şam fıstığı olsun o zaman..”La havle” çekerek odasına girdi..fıstık da nereden çıkmıştı ya..iyice işkillenmeye başladı..”ne demek istedi bu..hiç olmazsa Karadenizli olduğumu sormadı..buna da şükür..” ıslak elbiseleriyle yatağa oturmak istemedi..yatağın başucunda bir masa ve o masaya iliştirilmiş sandalye vardı..masanın üstünde çevirmeli bir telefon, masa üç sıska bir şişman ayaklı oldukça orantısız görünüyordu..oda bir ucubeydi ama masa o ucubelerin şahı gibiydi..cep telefonunu hemen çıkarıverip masayı hemencecik ölümsüzleştirmişti..masanın öyle komik görünümü vardı ki, Karadenizlilerin Horon’dan sonra gelen en önemli folklor oyunu olan “Üçayak” oynuyor gibiydi..şimdisinin Kolbastısı günün modasıydı ama bu masanın henüz bundan haberi var mıydı, olsaydı bile bunu oynayabilecek dermanı var mıydı orasını bilemezdi tabi o derece komikti görünümü..ütü gelir gelmez elbiselerini çıkarmaya başladı..oda soğuktu..elektrikli sobanın düğmesini 4’e çevirdi..hiç olmazsa elektrik vardı. Bu yağmurda elektriklerin kesilmemesine hayret ediyordu..eli kulağındaydı belki de ve bir an önce o komik masanın üzerinde elbiselerini ütüyle kurutmaya başladı..



Alel acele adımlarını hızlandırdı. Belli ki yetişmesi gereken yere zamanında varamayacaktı. Bir elinde yağan yağmurdan güya kendisini koruyan bir şemsiyesi, bir elinde kulağına dayadığı telefon..kaldırımda telaşlı telaşlı sürttüğü kırmızı papuçlu adımlarını  telefonda muhatabına kesik kesik, birazca sert ama bu sertliğin yanında korku tümceleriyle uydurmaya çalışıyordu. Hani askerlikte eğitimden koğuşlara dönerken askerler marş eşliğinde uygun adım yürürler ama kimi zaman ritmini kaçırıp o arada ayak değiştirirsin ve tekrar ritme uyarsın.

Kadının elbiseleri, yağmurdan korusun diye tuttuğu şemsiyeden bile daha ıslaktı. Saçlarının bir bölümü şemsiyeden düşen yağmur damlacıklarından daha koyu ve cilalı gibi durduğundan orantısız gibi görünmesine neden oluyordu dış görünümünü. Oysa oldukça güzel bir kadına benziyordu.

Telefonda konuşma esnasında marşın ritmini kaybeden askerlerin ayak değiştirmesi gibi sürekli ayak değiştiriyordu konuşma tümcelerinin sonunda. Belli ki çok önemliydi  bu randevusu. Bu havada kaldırıma inmesinin başka bir nedeni olamazdı. Nereden bilecekti bu onun bu kaldırımlardaki son ayak değişiminde olduğu.

Telefon konuşması nihayet sona ermişti. Telefonu çantasına yerleştirir yerleştirmez boşta kalan eli bir yanı ıslanmış saçlarına gitti. Sonra nispeten kuru kalmış diğer bölümüne sürterek güya orantılamaya çalıştı. Köşeyi döndü ve yolun karşı tarafına baktı..

Ve bir gölge düştü, kaldırımların ve duvarın dibine. Bir kol boynuna dolandı. Korkmaya bile fırsat bulamadan göğsünde bir acı hissetti.

Kaldırıma cansız bedeni yüzü koyun düşmüş, yağan yağmur bu kez sarı saçlarını tümüyle orantılı hale getirmişti. Ve aynı zamanda vücudundan sızan sıvıyı da yıkayıveriyordu delil bırakmamacasına..

Ütü işini bitirir bitirmez elbiselerini askılığa düzgün bir şekilde yerleştirip yatağa uzanmak istiyordu..böyle yaparken oda kapısı utangaçça çalınıverdi. Her halde bira ile şam fıstığını göndermişti görevli diye düşündü..Kapıyı açtı ve karşısında üniversiteye yeni kaydını yaptırmış çilli burnuyla lise kaçkını, ela gözlü güzel bir kadınla karşı karşıya kalmıştı. Şaşkınca: “- Buyrun!” diyebildi sadece.
Devam edecek…


                                            Tezel Refik Ş.Karabandoğlu-Çok Gerçekçi Bir Halüsinasyon-Taslak Roman…