facebook

1 Ekim 2012 Pazartesi


BÜYÜK KAPTAN ALEX’E..
Benim Olan En İyisidir..En İyisi Alex’tir..

Gece yarısı televizyonun başındayım. Copa America’yı seyrediyorum. Özellikle Brezilyo maçlarını kaçırmamaya özen gösteriyorum. Çünkü orada oynayan bir futbolcu ilgi alanımda. O futbolcu Alex de Souza. Brezilya takım kaptanı aynı zamanda. Fenerbahçe’nin gündemindeki bir isim.

Dikkatli gözlerle takip etmeye çabalıyorum. Oyunda pek görünmüyor. Ama top Alex’e geldiğinde topu alışı verişi, rakibi ekarte edişi ben futbolcuyum diyordu. Tipik 10 numara oyuncusu değildi. Forvete çok daha yatkın bir oyuncu profili çizdi. 10,5 diyelim. Eğer Fenerbahçe’ye getirilebilirse çok büyük bir iş yapılmış olur diye düşündüm. Hiç yanılmadığımı zaman gösterecekti.

İstatistikleri yazmama hiç gerek yok. Kendisi sahada gösterdi futbol dünyası onun gösterdiklerini yayınladı. Taraflı tarafsız herkesin beğenisini topladı. Kimi zaman eleştiri almasına rağmen o kendi efsanesini kendi yarattı. Kendine özgü oyun stiliyle hem takımına hem tüm futbolseverlere hafızalardan uzun süre silinemeyecek futbol ziyafeti sundu.

Alex’ten çok daha kariyerli oyuncular geldi geçti yurdumun futbolunda. Hagi, Popescu, Schumacher, Anelka, Ortega, De Boer, R. Carlos, v.Hojdonk gibi birçokları. Ama hiçbirisi Alex kadar sevilmedi. Çünkü Alex de Souza taraflı tarafsız herkesi kendine hayran bırakan alçakgönüllülüğüyle, beyefendiliğiyle, aile yaşantısıyla içimizden biri gibiydi. Hem saha içi hem saha dışı davranışlarıyla iyi insan örneğiydi. Futbolu bıraktıktan sonra handiyse kendi ülkesi olan Brezilya’ya kültür elçisi olarak gönderilebilirdi. O derece kültürümüzle özdeşleşmiş bir sporcu bir iyi insandı.

Futbolda çok sevindiğim anlar vardır. Mesela bir Bordoux zaferi. Zico’lu Şampiyonlar Ligi’nde Yarı Finali kıl payı kaçırışımız. Bunlar çok sevindiğim anlara örnek. Ama hepsi dönemsel. Tur bindikçe yani zaman geçtikçe anılarda kalan hoş sâda anları. Yine çok üzüldüğüm anlar vardır. Mesela Denizli’de son dakika kaçan şampiyonluk. Çok üzülmüştüm. Evden dışarı hatta odamdan dışarı zaruri ihtiyaçlar dışında bir hafta çıkmadım. Hüngür hüngür ağladım. Koca insanım. Çocuklar gibi. Ertesi sezon şampiyon olduk. Buraya kadardı. Bursa’ya verdiğimiz son dakika şampiyonluğuna çok üzüldüm ama ilki kadar değil. İlkinde şampiyonluğu rakibimize vermiştik ikincisinde ise ilk kez bir Anadolu takımı şampiyon oluyordu bu yüzden çabuk atlattım. Rıdvan’ın sakatlıklarına üzülürdüm. Bu yüzden çok erken bırakmak zorunda kaldı ve biz doyamadık onu seyretmeye. Yine epey üzüldüğüm Bordoux Zaferi’nin mimarlarından Hüseyin’i erken yaşta kaybettiğimiz anı. Ama bunların hepsi geçti. Oysa bugün inanılmaz üzüntülüyüm. Ve hiç geçmeyecek gibi. Alex Fenerbahçe’den gönderildi. Biliyorum birçok futbolcu gönderilir yerine yenileri gelir. Bu işler böyle gelmiş böyle gider. Gitmez efendim gitmemeli. Saçma sapan bir kapris yüzünden böyle değerli bir futbolcu bu şekilde gitmemesi gerekirdi. Alex’e sabredilmesi gerekirdi ama sabredemediler. Aragones’e sabrettiler. Lorant’a sabrettiler. Guiza’ya sabrettiler. Ama heykeli dikilen ikinci Fenerbahçe oyuncusuna, bu iyi adama sezon sonuna kadar sabredemediler. Gerekirse bu sezon Alex yüzünden şampiyonluk gideydi de sabredilip sezon sonunda iki veda maçıyla kendine layık öyle gönderileydi.

Benim hayalimdi bu. İki veda maçı. Jubile değil veda maçı. Sezon sonunda gidecekti iyi adam. Ama ülkesinde futbola devam edeceğinden dolayı veda maçları olarak kurguladım hayalimde. İki maç biri İstanbul’da İkinci Vatanı’nda. Öbürü kendi vatanı olan Brezilya’da. İstanbul’daki maçta Alex’li Fenerbahçe Cruzeryo’yu ağarlasaydı. Brezilya’da bu kez Alex’iz Fenerbahçe Alex’in de forma giydiği o efsane Cruzeryo takımıyla (Alex, Nobre, Deivid, Maldonado, Melo, Kaleci Gomez ve Edu Dracena ) ağırlansaydı. Ve geliri kimsesiz sokak çocuklarına bırakılsaydı. Bu şekilde uğurlamak varken böylesine vedalaşmak çok üzüntü veriyor ve bu üzüntü alınacak iyi sonuçlarda bile geçmeyecek. Hep Alex’i arayacak gözlerim. Ve bu sezon Aykut Kocaman’lı takım Alex’siz çok başarılı olur. İnanılmaz başarılara imza atar umarım. Ama bu başarılar gölgeli kalmaya mahkum kalır. Balonlar, konfetiler renksiz ve sevinç çığlıkları vefa yoksunu kalır.

Hani soruyorlar ya futbol dünyası Messi mi Ronaldo mu daha iyi..Ne futbolcular geldi geçti. Hepsi birer efsaneydi. Ben yetişemedim. Pele, Cruyff, Beckenbauer son anlarını seyredebildiğim Kempes, Zico, Best ve doya doya seyrettiğim Maradona. Günümüzün tartışması Messi mi Ronaldo mu?

Bugünlerde sonbaharın en güzel ayını bitirdik henüz. Şehirde parklarda karşılaşabileceğiniz güzelliktir ancak bir ağacın dibinde ki sararmış yapraklar. Ben ise oturduğum yer dolayısıyla kır yaşamını andıran bir yerde olduğum için bu güzellikleri her an görebiliyorum ve bunun güzelliğini duyumsayabiliyorum. Gökyüzüne bakın. Sonbahar günlerinde gökyüzünün aldığı mavi rengi hiçbir mevsim göremezsiniz. Biraz kibirlidir. Rengin  kibirlisi de mi olurmuş. Mevsim sonbaharsa dikkatlice bakın o gökyüzünün aldığı mavi rengine onun kibrini ama tatlı kibrini biraz nazlı kibrini göreceksiniz. İnanılmaz güzel duygulara kapılırsınız. Ama sahiplenemezsiniz. Çünkü her dikkatli bakan bu kibri görür ve bu güzelliği özümser böylece dünya malı olur. Bu yüzden sahiplenemezsiniz. Şimdi odamın duvarına bakıyorum. Bir tablo ve bir sonbahar resmi. Göğe bakıyorum. Ressam yakalamış o kibirli maviyi sonbaharın. Bunu daha çok seviyorum. Çünkü bunu sadece ben görüyorum. Benin gördüğüm şey sadece bana aittir. Bana ait olan şeyi daha çok seviyorum.
Messi mi Ronaldo mu Alex mi?..

Güle güle büyük kaptan..güle güle..seni asla unutmayacağım. Her şey karşılıklı. Sana bu Koca Çınar çok şey verdi. Bunun hatırına sakın kırılma. Kırgın gitme.  Fenerbahçe taraftarı olan bu fani seni hiçbir zaman unutmayacak. Bundan sonraki hayatında sana sonsuz mutluluklar diliyorum. Ailen ve sana sağlık dolu başarı dolu uzun bir yaşam diliyorum.

                                                                                             TEZEL R. KARABANDOĞLU

9 Eylül 2012 Pazar

EŞİNİ ALDATACAK SEVGİLİ DOSTUM


                                     Fotoğraf: Praça Karlos Alberto
-          Tek eşliliğe inanır mısın?
-          Hep inanmışımdır..niye sordun?
-          Ben inanıyordum ilk zamanlarda ama şimdi bundan şüpheliyim..
-          Sen evli değil miydin?..söyle eşinle mi atıştın? Söyle hadi..utanma ben senin arkadaşınım benden sır çıkmaz..dertleşmeye oturduk buraya..
-          Hayır, ondan değil..eşimi seviyorum..arada sırada cırcırlığımız tutar..her evli karı koca gibi..anlıyor musun?..sorun bu değil.
-          Sorun bu değilse neden şüpheye düştüğünü anlatacak mısın?
-          Bir kadın var..hoşuma gidiyor..ve galiba o’nun da bana karşı bir ilgisi olduğunu seziyorum..ama bir yandan da ben evliyim ve eşimi seviyorum..
-          Eşini seviyorsan başka bir kadına ilgi duyman olmaz..insanın doğasına aykırı bu..bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerimiz de budur aslında ama kimse bilmez bunu..bilirler de uygulamazlar..
-          Sadık bir insan..eşine öyle mi?..ama etrafına baktığında birbirlerini aldatan bir çok evli eş var..buna ne diyorsun?
-          Bak eğer insanlar birbirlerini aldatmaya başlamışlarsa artık birbirlerini sevmiyorlar demektir..kendi fikrim bu..sevgi bitmiştir aralarında..güzel duyguları paylaşabileceğin başka birini bulmuşsan ve ondan alıyorsan elektriği..iş bitmiştir..
-          Ama eşimi seviyorum..fakat o’nunla da ilişkiye girmek istiyorum..bir kere olsa bile..
-          Sigara içer misin?
-          Hayır, hayatım boyunca hiç içmedim..
-          Ben içiciyim..nasıl başlanır..hep aynı hikaye..bir arkadaş içiyordur ve sana uzatır sohbet esnasında..sen de meraktan alırsın..içmem diyebilirdin ama bunu erkekliğin şanına yakıştıramazsın..aynı durum kadınlar içinde geçerlidir biraz farklı şekilde ve durumda olsa da..içerken sayıp söversin hem sigaraya hem de bunu kullananlara..buna bağımlı nasıl kalınır diye..sonra bir anda aktif içici olmuşsun..aldatma da böyle bir şey işte..bir kereden bir şey olmaz dersin..birlikte olursun..sonra pişman olursun..evine dönersin..bir süre evinde hiçbir şey olmamış gibi eşinle günleşirsin..ama yastığa başını koyar koymaz yaptığın herze senin peşini bırakmaz..vicdanın sızlar..eşinin başını okşamak istersin ama ellerin kirlidir..bu kez nefsin seni bırakmaz..eşinle sevişirken bile o’nu hayal edersin..kadın bunu hisseder ama hemen o’na yormaz..işine yorar, başka bir şeye yorar..sonra bir başka kadın görürsün..ve farkında olmadan o’na kur yapmaya başlamışsın..ne zamana böyle devam eder..ta ki sevdim sandığın eşinin bunu iliklerine kadar hissettiği güne kadar..ve iç huzurun bozulur..boşanmaya kadar gider anladın mı?..eşinle birlikteliğin hiçbir zaman birlikte olacağın kadınlar kadar zevk vermez..artık eşinle oluşan cinsel ilişkiye bir ad vereceksek tensel masturbasyon buna tam uygun olur..bunu sadece cinsel yönden alma..bir de çocuklu olduğunu düşünürsen yıkım olur..her şeyine sirayet eder..yemek yiyişine, televizyon seyredişine, kitap okumana, eşinle yaptığın etkinliklere kadar..hiçbir şey eskisi gibi olmaz..halen eşimi seviyorum ben diyebilecek misin?..o zaman karar senin..kocaman adamsın..
-          Korktum..ve aydınlandım..sağol..iyi dostumsun sen benim..iyi ki varsın..
-          İyi ki sen de varsın..sen de benim iyi bir dostumsun..
                                                                                                            T.R.Karabandoğlu-Bel Kemikli Öyküler

PLATONİK İNTİKAM..


                                    Fotoğraf: Cao Anh Tuan

bazı anlar vardır..
içini lime lime doğrar..
paslı bıçak gibi..
hatırlamak istemesen de..
o çıkar gelir..
göz pınarlarına..
ve koyu kahverengi bir damla olur avuçlarında..
kaçamazsın..
vazgeçemezsin..
bulur seni başını koyduğun soğuk yastık..
olmasını istemediğin bir yığın yaşantı ile sen durursun..
saçma sapan şeylerin yanında güzel dursan ne olur ki..
saçmalık ve sen..
o güzel gözlerinin yanında bir dolu palyaçoluk serisi ergen dönemi insanlara…
seni o anların içinden çekip çıkarmak isterdim doğrusu ama bu yeterli olmayacak şu anda..
ve belki de bu gerçekleşmeyecek bir rüya..
sonra çok düşündüm..
böylesine bir yaşantıyı o’nun için mi katlandım diye..
hayır dedim..
haketmiştim..
geçmiş yaşantımdan kalan kötü şeyleri bedenime çektirmek için katlanmıştım..
ve seni buna alet ettim…
diyeceksin ki o zaman sevmedin beni..
sevdim..
şimdi daha çok seviyorum..
ama böylesi daha iyi..
arada sırada seni aklıma getirince o anlar aklıma gelecek ve eşitleneceğiz sevdiğim..
kullanıldığını düşününce hayıflanırken, o anlar da senin gözüne gelecek bir an ve oh oldu o..çocuğuna diyeceksin..
böylelikle eşitleneceğiz kahverengi bir damlada..
sen benim avuçlarımda olacaksın..
ben senin ayağının altında..
olsun..

T.R.Karabandoğlu-böğürtlen zamanı aşkları-2

7 Eylül 2012 Cuma

SEÇİLMEYENLER


Seçilmeyenler..
                                                     foto: quote by abraham lincoln


“Her şeyi balonla mı yaptın yani?” dedi bana..

“Evet ; her şeyi balonla yaptım” dedim.

Nefes denen hayatı içime üfürürlerken,

Dememişlerdi bana çocukluğumun,

Bir böğürtlen dikeninin üzerinde noktalanacağını..

Bileydim, hazırlıklı olurdum..

Bu hayatı benim seçmediğim gibi,

Bu aşkı da ben seçmemiştim..

Seçmediğim bir aşktan terk edilmek,

Tıpkı o balon gibi bir dikenin üstünde,

Tüyleri eskilikten pörsümüş,

Çocukluğumun oyuncaklarına benzer..

Sen terk etmiş vakar pozlarınla çevrende,

Gülücükler atabilirsin..

Ben seni çocukluğumun ezgilerinde aramaya devam ederim..

Ve böylece diğerleri gibi sana bu hevesi yaşatmamış olurum..

Ben her şeyimi kırmızı balonuma borçluyum..

İlk oyuncağım olan kırmızı balonum..

İlk oyuncağım ilk bırakandı beni..

Sonra sıra sıra böğürtlen dikenlerine,

Boncuk niyetine pörsümüş balonuma..

Balona ne kadar üzülürsem,

Sonralarıma en az bu kadar üzülürüm.

Daha fazlası değil..


                                     T.R.Karabandoğlu-Böğürtlen Zamanı Aşkları

12 Ağustos 2012 Pazar

BU SKOR YORUMU DEĞİLDİR..İYİ BİR FENERBAHÇELİ, İYİ BİR FUTBOLSEVERİN SAMİMİ YORUMUDUR.


 BU SKOR YORUMU DEĞİLDİR..İYİ BİR FENERBAHÇELİ, İYİ BİR FUTBOLSEVERİN SAMİMİ YORUMUDUR.
bu orta saha kurgusuyla fenerbahçe hiçbir büyük maçı döndüremez..küçük maçlarda kilit açılana kadar çok zorlanır ve çok puan kaybeder..yönetim ve teknik direktörümüz transferi kapattık diyor..asıl sorunlu bölge olan orta sahaya oyuncu almadık üstelik emre gibi bir oyuncuyu kaybettik..aynı yerin oyuncuları olan mehmet topuz, mehmet topal, cristian baroni ve selçuk şahin'le orta saha'da etkinlik, ya
ratıcılık oluşturamazsınız..aykut kocaman'ın istediği paslı sistem bu orta saha kurgusuyla nasrettin hoca'nın akşehir'e maya çalmasıyla eşdeğer hayal olarak kalır..ya tutarsa mantığıyla fenerbahçe'nin önü açılmaz..milos krasiç iyi oyuncu olabilir..ama dirk kuyt alındıktan sonra bu transfer bizim hiçbir işimize yaramaz..stoch'u böyle maçlarda kullanamadıktan sonra ki bu maçta oynasaydı bile ek bir getiri sağlayamayacaktı nedeni yine orta saha'nın göbeğinden dolayı..çünkü takımı maç içerisinde ayakta tutan ve hem forveti besleyecek, hem kenarları etkin hale getirecek ve oyunu açacak hem de defansa yük bindirtmeyecek..ileriye topu hızlı ve isabetli taşıyabilecek orta sahamız yok..yukarıda saydığım oyuncuların hepsi(topuz,topal,şahin ve baroni) kendi yerinin iyi oyuncuları olabilir..ama bu dörtlüden biri oynayabilir..ikisi birden ancak zorunluluktan oynar..ve sen bu dörtlüden ikisiyle paslı sistem oynatacağım gerekirse alex'i bile yedek oturtabilirim düşüncesi futbol dünyasını kandırmak olur..

3 resmi ve 3 hazırlık maçı..1 galibiyet, 4 beraberlik, 1 mağlubiyet..gelen zayıf bir takıma karşı elde edilmiş bir tur ve giden bir kupa..skorlar önemli değil diyeceğim ama kazandığımız 4-1'lik maçta bile futbol adına bir şey koyamadık..

ısrarla söylüyorum, defansta bir sorun yok..çok hata yapılmasının birinci sebebi yine yukarıda değindiğim orta sahanın işlevli olamaması..çünkü topu tutamıyoruz..top rakipteyken baskı yapamıyoruz..top bizdeyken sürekli yan pas ve geriye oynanıyor çünkü baskı altında etkili ve çabuk top çevirebilecek teknik kapasiteden yoksun bir göbek oyuncularımız var..

transfer olmazsa göbeğe ki öyle görünüyor..tek ön liberolu oyun sistemine geçilmesi gerek..başka bir çözüm bu birbirine benzer oyuncularla mümkün görünmüyor şu an için..

alex orta sahayla kendi ceza sahasının ortalarına kadar pas almaya geliyorsa, hatta kanada iniyorsa pas alışverişi'ni düzeltebilmek için, o zaman alex'e fenerbahçe'nin ihtiyacı yok..alex'i forvete yakın yerlerde buluşturamadıktan sonra ne gereği var..maçta en diri kuyt'u gördüm..tam bir profesyonel..ama o bile bir pozisyon sonrası kafa sallıyor..böyle olmaz diye..evet böyle olmaz..32'lik kuyt en fazla on maç dayanabilir..sonunda o da ortama uyar..krasiç'in randıman vermesi için göbeği uygun oyuncarla donatman gerekir..caner'in ve diğer türk oyuncuların genel eksikliği devamlılığı olmaması..gerek maç içerisinde ve gerek uzun maç periyotlarında sürekli inişli çıkışlı grafik çizebiliyorlar..ya çok üst düzey oyun çıkarabiliyorlar ya da çok kötü olabiliyorlar..T.R.KARABANDOĞLU(FENERBAHÇE'NİN SONSUZA KADAR ZİRVEDE KALMASINI İSTEYEN FANATİK FENERBAHÇELİ)

31 Mayıs 2012 Perşembe

4+4+4


4+4+4

Bir kanalda tartışma programı. Konu malum, günün en popüler en kafaları tokuşturan konusu: 8 yıl kesintisiz eğitimin 4+4+4 kesintili eğitime döndürülmesi.

Meclis, basın, meslek örgütleri, düşünürler, yazarlar, çizerler birbirine girmiş. Kendisini direkt ilgilendiren, geleceğini etkileyebilecek bu meselde bir tek vatandaş ilgisiz gibi. Vatandaş tv dizilerinin kahramanlarının sonunu merak ediyor. Ve bir dahaki seçim arifesinde bedava kömür ve makarna torbalarının yanında hangi beyaz eşya eşantiyon olarak verileceğini düşünüyor. Bedava ileri görüşlülük, ufku geniş olmak buna derler herhalde.

Moderatör Abbas Bey, açılış konuşmasını yapar, konuklarını tanıtır izleyicilerine. Birinci tartışmacı konuğuna söz verir. Eğitim uzmanıdır. Geçimini hep bu yolla kazanmıştır. Bu yüzden çok hazırlıklıdır. Okul öncesi eğitimden, ortaokul, lise, üniversiteye değin çeşitli konularda dolgun, belgeli, dünyadan örnekler vererek sürdürür konuşmasını.

Fakat biri vardır ki hiç rahat durmaz. Sürekli araya girmeye çalışır. Konuşmacının akışını bozar. Diğerleri de bu arada kendi argümanlarını bu ısrarcı aragiriciden fırsat bulup sıkıştırmaya başlar. Moderatör araya giriyor, bunları ikaz ediyor falan filan derken tam bir hır gür tartışma programına dönüşür program.

Oysa Aragirici, araya girmekten başka bir şey yapmamaktadır aslında. Konuya ilgisiz ve çok yabancıdır. O ilgisiz ‘aragirici’ Rasim’den başkası değildir. Patagonya Cumhuriyeti Konu Başlığı Uzmanı.

Ve Aragirici Rasim elinde bir cep telefonu, başka bir televizyon programına başka bir konu hakkında demeç vermektedir üstüne. Her şeye ilgili ilgisiz.

-          Üçüncü golden sonra gözlüğünü oynattıysa kesin şikedir.
Ceylan derili birisiyle konuşmakta olduğu yüzünün pembe laci renk dönüşümünden anlaşılmaktadır. Patagonya Cumhuriyeti İktidar Milletvekili Şamildir bu.

-          Dördüncü golden sonra ayağa kalkıp alkışladı mı? Ne diyorsun sen? Kesin şikenin ağa babası bulduk baloncuğu.
-          Beşinci golden sonra, tribünden ayrılıp soyunma odasına mi gitti? Al işte şike belgesi.
-          Ne hayvan mezarlığında kemik mi bulunmuş. İşte faili meçhul cinayete kurban gidenlerin kemikleri. Kozmik odanın tüm sırları o kemiklerdedir.
-          Organik tarım için tüm izinleri ABD Utah’tan az komisyonla size aracılık ederim. Organik dediğime bakma. İçinde az da olsa GDO var. Bişi yapmaz korkma. En fazla domates hamsi kokar tadından yenmez. Olmadı Karadenizlilere yediririz. Radyasyonlu çayları içirdiğimiz gibi. Konjonktür gereği şu an onun dönemi.
Bu arada moderatör Abbas Bey, Rasim Bey’e söz vermeyi dener.

-          Rasim Bey, telefon konuşmanız bittiyse 4+4+4 hakkında fikrinizi öğrenmek isteriz. Sizce ne getirir, ne götürür bu sistem.
-          Vallahi Abbas Bey, bu resmen şikedir. Hem de aleni bir şike.
-          Efendim anlamadım ne şikesi? Kim kime ne yapıyor Rasim Bey?
O esnada yandaş bir tartışmacı konuk, kendisi gibi yandaş sandığı Rasim Bey’e sitemde bulunur:

-          Aşk olsun Rasim; Başbakan şike yapar mı?
Aragirici Rasim iyice kopmuştur:

-          Eğer Başbakan da bu işin içindeyse, çok vahim bir durum.
Moderatör Abbas Bey şaşkındır, çünkü sonuçta 4+4+4 kesintili eğitimin mucidi bizzat Başbakandır.
Aragirici Rasim Abbas Bey’e dönerek 4+4+4 demediniz mi diye sorar.

-          Evet 4+4+4 dedim.
-          4+4 kaç eder?
-          8
-          Geriye kaç kalır?
-          4
-          Siz de bu şikeye ortaksınız efendim.
-          Ne şikesi beyefendi, neye ortağım?
-          4+4=8 eder.
-          Evet?
-          4 daha
-          12 eder?
-          Demek ki neymiş? Fenerbahçe bu taktikle 1 fazla kişi oynuyor sahada demek. Her maçı bir fazla oynuyor, herkes bunun farkında olmasına rağmen kimse Aziz’in karşısına geçip ‘siz ali kıran baş kesen misiniz?’ diye sormaz. Soramaz efendim.
Moderatörün de beyni sulanmıştır.

-          4+4+4 futbol taktiği değil kesintili eğitimin kaçar yıldan oluşacağını söyleyen göstergedir. Hem futbolda taktik söylerken kaleciyi saymazsın. Ve bu da Fenerbahçe’nin maçlarda 1 değil 2 kişi fazla oynadığını gösterir.
-          Gördünüz mü, dediğime geldiniz siz de. Bu Fenerbahçe’nin hem puanı silinip, hem küme düşürülüp, hem sanki süperlig’de oynuyormuş gibi  sırtından pay kapsın havuzdan diğer takımlar. Lig tv ve süper lig’in marka değerinin düşürülmeyecek bir şekilde bir çözümünü bulmamız gerek.
-          Ama burada bunu tartışmıyoruz, eğitim sistemini tartışıyoruz.
Aragirici Rasim uyanmıştır ama geç uyanmıştır. ‘van minut’ diye bir hışımla kalkar masasından pöh pöh. Ve Moderatör Abbas Bey’in masasına doğru sert ve seri adımlarla yürümeye başlar hey hey. Moderatörün yüzünde şafak atmıştır telaştan. Ve Konu Başlığı Profesörü Rasim Bey Moderatörün elindeki program kağıdını kapar ve şöyle üsten üsten konu başlıklarına göz gezdirir. Moderatöre hak verir ve yerine oturur.

O esnada başbakan programa bağlanır ve Abbas Bey’den ‘van minute’ sözünün telif ücretini ister. Aragirici Rasim Bey; 4+4+4 aralarda diğer televizyonlara çeşitli konularda 4’er dakika demeçlerle aralıksız 12 saat konuşur.

Moderatör Abbas Bey ve diğer konuklar sıkılmıştır. Rasim’den kurtuluş yoktur. Ve diğer konuklarına göz kırparak Rasim Bey’e dönerek: ‘programımıza 1 hafta reklam arası veriyoruz’ der.

Aragirici Rasim Bey, koridora çıkmıştır. Bir elinde telefon başka programlara yetişmeye çalışırken 1 haftalık reklamın bitmesini beklemeye başlar. İçeride Abbas Bey ve diğer konuklar stüdyonun ışıklarını söndürüp usulca yangın merdiveninden sıvışırlar.

O esnada başka bir stüdyoda tatlı bir ses yankılanmaktadır. Konu sıkıcı olmasına rağmen, o güzel sesi, ve müthiş bilgisiyle  Muazzez Hanım’ın sesidir.

-Çatalhöyük’teki Sümer kalıntılarını incelediğimizde, bir çok mezarda bulunan insan kemikleri ve bunların yanında silahları ok ve yay..

Koridorda bekleyen Aragirici Rasim Bey içeriye dalar..kim bu Sümer? Faili meçhul kemiklerin faili mi? Ok ve yay ha. Silahlar da mı bulundu? Ceylan derili heyecanlanmıştır telefonda. Muazzez Hanım ve program sunucusu ne yapacağını şaşırmıştır. Güvenlik olaya el koymak mecburiyetinde kalır, biber gazı, tazyikli su, coplarla yaka paça bir alt kata indirilir.

Bu hengamede tişörtü yırtılmış ve buna çok bozulmuştur. Kızgınlıkla çıkarır. Alt katta spor programı vardır. Kaslı ve dövmeli vücuduyla lavabo sandığı stüdyoya dalar. Ve Olimpiyat Barajı’nı geçer.
-          Hangi dalda diye sorar Erman?
-          Vücut Geliştirme dalında
Diye cevap verir Serhat.
-          Ama vücut geliştirme dalı var mı olimpiyatlarda?
Diye sorar Ahmet?
Aragirici Rasim Londra 2012 Olimpiyatında tek başına yarışacaktır dalında. Patagonya'nın altın madalyası garantidir.

                                                      Tezel R.Karabandoğlu-Bel Kemikli Öyküler-

30 Nisan 2012 Pazartesi

1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI




'Büyüyünce ne olacaksın?' sorusuna 'dohtur olucam emice' diye karşılık vereceğime keşke bir işçinin sofrasında soğan cücüğü olacağım amca diyebilseydim. işte o zaman onların acılarına, zorlu yaşamlarına, alın terlerine bir nebze olsun ortak olurdum. günlük küçük mutluluklarına katılabilir, çocuklarına bir simit parası ancak verebilirken utançtan gözlerini yere dikerken ki mahçupluğunu hissedebilirdim..keşke..

şükretmek erdemdir..'Allahım bana verdiğin nimetlerden dolayı sana hamd ve şükürler olsun!' Ama daha fazlasını, çok daha iyi koşullarda elde edebilecekken, bu duruma şükretmek bir tek doğu toplumlarında var..aslında diliyle şükrederken bir yandan kalayı basıyorlar, ama kimseler duymuyor..çünkü ağlamıyor..içinden küfrediyor..'Ve benim hakkımı çalanların, bunca emeğime karşılık, bana bu maaşı layık görenlerin de Allah belasını versin!' diyemiyor..diyemeyince alan razı, veren razı el ne karışır sözü gözümüzün önünde iki minare arasına asılmış ramazan mahyası gibi durur. oradaki el artık mücadele etmekten kaçınır..işte buna sürüleşmek denir.

sürüleşen bir toplum, başkalarının ürettiğiyle kalkınabilir..o başkaları izin verdiği müddetçe..belki belli sahalarda ilerlemeler de olabilir..ama bu ilerlemeler korkunç tüketim çılgınlığını da birlikte getirir..gelişmemiş veya az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en temel sorunu bu..üretmiyorlar..az üretiyorlar..üretiyorlar ama ürettiklerinden misli olarak tüketiyorlar..

hepimiz gençtik..hepimiz solcuyduk..hepimiz sosyalistik..hepimizin elinde 'işçiyiz, haklıyız, kazanacağız!' yazılı pankartlar vardı..hepimiz sokaktaydık..ve hepimizin kıçlarına bir polis jopu değdi..kimimiz kurşunlandı..kimimiz dağlarda kıstırıldı vuruldu..kimimiz ipe gittik..geriye kalanlar büyüdü..kimimiz besili liboş oldu..kimimizin önüne işçi sendikası yazdırdık işverenin sözcüsü olduk..

kimimiz patron uşağı gazeteci...kimimiz de iktidarın milletvekili, bakanı..işçilere bu hakkı bile verirken 'Allah gözünüzü doyursun' diye üsten bir de fırça atan..kimimiz polis olduk, bizim gençliğimizi dövdük..ve sonunda pıstık bir yığın olduk..işçi haklarını savunduk üstüne 'ateist komünist' olduk..bu 1 Mayıs yine de kutlu olsun..eskiden bunu bile kutlayamazdık doyasıya..buna da şükür..'Allahım çok şükür, bir bayrama daha eriştik!'..geçen bayram aldığım ve hiç giymediğim potinlerimi getir hanım, bu bayramda giymeyeceğim de ne zaman giyeceğim..büyüdük emekli işçi olduk..trk..

9 Nisan 2012 Pazartesi

AYNA


foto:Chris Friel

    Bazen bir his gelir, iç organlarını tepeden tırnağa tarar, lazer ışığı gibi, veya bir çip yerleştirilmiş damarlarında dolaşır kanla birlikte. Arar durur, aradığını bulamazsa un ufak ediyormuş sanırsın iç organlarını. Çürüyorsun ve bu çürümüşlüğün kokusu her tarafını sardığı vakit kim olduğunu merak edersin. “-Aslında ben kimim?” sorusu beynini ayın etrafını saran hale gibi sarmalar. Cevap veremezsin. Bildiğin halde sorunun cevabını, susarsın. Korkarsın bunun cevabını duymaya.

   Güzel Türkçemizin tüm kötü nitelemelerini hak ediyorum belki de. “Ahlaksız, şerefsiz, utanmaz, dönek, puşt, ibne, godoş, şeytana ruhunu satan vb.”

   Ulaşılamayacak hayallerin peşinde koşup durmuş Kabe yolcusu bir karınca..

   Ceviz ağacından yere düşen ve tüm gün günışığına maruz kalıp kabuğundan çatlamış, toprağa selam duran ceviz ağacının meyvesi.. ve dönüp baktığı zaman içinde oluştuğu kabuğu beğenmeyen Çingene(halk arasında aslını beğenmeyenlere söylenen, aslı astarı olmayan bir niteleme).

   İnsanlara kendini beğendirmek, onların arasına girebilmek için kılıktan kılığa giren bukalemun palyaçosu..

   Ve yaşadığı, yaşattığı her kötü durum sonrasında o kahramanını oracıkta boğuveren seri katil..

   Oysa benim de hayallerim vardı. Ulaşılmaz dememe bakmayın siz. Öyle ulaşılmaz hayallerim yoktu benim. Hayallerim benim için ulaşılmazdı. Şehirden şehre bir göçebe, modern zamanların Evliya Çelebisi, bu kadar.

   Şu an neyim, hiçbir şeyim. Hiçbir şey olan insanların, söz hakkı yoktur, savunma hakkı yoktur. Sana sormadan üstünde tasarruf etme hakkını elde etmiş sanırlar. Ve bunlara uymayı ısrarla beklerler. Hiçbir şeysin çünkü. Bugüne kadar benden istenilen şeyler bana bu hayatta bir şey kazandırmayacak şeyler.

   Bir fabrikanın kapısını beklemek, veya bir resmi kurumun kapısında durmak. Ayda 10.000 tl alsam ne olur? Böyle işte çalışmak, ne verecek, ne öğretecek, ne kazandıracak. Ekmek parası. Maaşı atm’den çeker çekmez, bir fırına gidip bir ekmek istersin. Gidersin evine. Korsun masanın üstüne. Yersin, kimseye muhtaç değilsindir. Ama mutsuzsundur. İşini sevmiyorsundur. Avuturlar böyle bir iş bulmuşsun bu zor zamanda, aman sebat et, yaşında ilerledi, bu saatten sonra ne bulup, ne yapacaksın. O kadar mutsuzsun ki özel ilgi alanlarını da terk etmişsin, işe gidiyorsun her sabah, eve geliyorsun. Sinema, tiyatro, edebiyat, spor, sanat, bunları unutuyorsun. Yakıştıramıyorsun bunları kendine. Ruh sağlığın bozulur bunun sonucunda beden sağlığında etkilenir. Ama hiç olmazsa sosyal güvencen var. Doktora, ilaca para vermiyorsun. Teselliye bak..sağlığım bozulmuş ulan.

   Küçümsemiyorum. Kendime yorumluyorum bunu. Hiçbir işi, hiçbir mesleği, ve bu işleri yapan insanları küçümsemek ne haddime. Her mesleğin kendine göre kutsiyeti vardır. İşini son derece sağlıklı yapan “simitçi” benim için dünyanın en değerli kişidir. Samimiyim. Hiç para almayayım ama seveceğim, verim sağlayacağım bir işte çalışmayı, hatırı sayılır ücret alıp, ama o işten memnun olmadan çalışmaya veya mesleğe yeğ tutarım. Bu benim görüşüm ve kimseyi bağlamaz.

   Çok uzun zamandır suskunum aslında. Yukarıda belirttim. Ben hiç konuşmadım. Benim adıma başkaları konuştu, başkaları karar verdi. Bende onlara kendim olmayan, kendilerini sundum. “İlkokul birinci sınıftayım. Öğretmen fiş tahtasında, iplere asılan fiş tümcelerinden bir kaçını ayırdı ve onları karışık sözcükler halinde dizdi. Ve bize dönerek: - Bu karışık olarak dizdiğim fiş sözcüklerini, düzgün bir tümce haline kim getirmeyi ister” diye sordu.

   Sınıftakilerin tümü ve ben parmak kaldırdık, öyle ki birçoğumuz o kadar istekliydi ki iki elimizi birden kaldırıyorduk. Öğretmen tıpkı fiş tümcelerini karıştırdığı gibi, her birimizi  fiş tahtasına kaldırmaya başladı. Tahtaya kalkan öğrenciler bir türlü karışık olarak dizilmiş sözcükleri, sıralayıp düzgün  tümceler haline getiremiyordu. Ve her yanlışta, yerimde duramıyor, öğretmenimin gözüne parmağımı sokuyordum handiyse. – Öğretmenim ne olur, ben yapayım.

   Hayır; öğretmen kaldırdığı öğrencileri birer defa daha kaldırıyor, ama beni  nedense es geçiyordu. Anlayamıyordum. Ne yapmıştım öğretmene. Usluydum, biraz eziktim ama yalanım, dolanım, hırsızlığım, arsızlığım yoktu. Saygıdan asla vazgeçmedim. En çok ağlama isteği duyunca, okuldan kırlara kaçar, karıncalara, kelebeklere, papatyalara, meşe ağacına, pirenlere, küçük maki dikenlerine sessiz sessiz ağlardım. Onlara dökerdim içimi. Şimdi de aynısını yapıyorum.

   Parmak kaldırmaktan yorulmuştum. Çişim de gelmişti üstelik. Yaşıtlarımdan çok önce yazılmıştım okula. Henüz 5 yaşındayım. Artık tahta için değil, tuvalete gitme izni için parmak kaldırmaya başlamıştım. Yine görmedi. Yok muydum orda. Tahta sıraya elimi sürdüm. Arkadaşıma dokundum. Vardım, ama bir türlü görmüyordu. Tutuyordum hem gözyaşlarımı hem çişimi. İkisinden birini tercih edecektim.

   Elime kalemi aldım, çizgili fiş defterine ‘Sabah oldu, dişimi fırçaladım, kahvaltı ettim, okul önlüğümü giydim, okul çantamı aldım, okula geldim, zil çaldı, derse girdim.’ Yanlış hatırlamıyorsam tam olarak böyleydi sanırım. Öğretmen fiş tümcesini kendisi düzenlerken fiş tahtasında arkadaşlarıma ezik, suçlu bir şekilde baktım. Arkadaşlar bana bakıp gülüyorlardı. Öğretmen benim olduğum yere dönüp baktı, yerde küçük bir okyanus oluşmuştu.”

   Bir daha söz istemedim.

   Çocuk b.kundan belli olur derler ya, kimse “Klerins”e güvenmiyordu.

   Ben bir aynayım.

   Bana bakın ve..

T.R.Ş.KARABANDOĞLU
ÇOCUKLUĞUMUN TÜRKÜSÜ-AYNA

30 Ocak 2012 Pazartesi

soru: türkiye'nin en gizli halk soyucusu kimdir..
cevap: kişiler bazında mı?
ipucu: hayır; kurumlar bazında..
cevap: resmi mi, gayri resmi mi?
ipucu 2: özel
cevap: büyük bir ihtimalle finansla ilgili olabilir, öyle değil mi?
ipucu 3: yaklaştın..
cevap:banka olabilir mi? 
ipucu 4: Bingo!
cevap: bonus mu dedin?
ipucu 5: vallahi bravo leb demeden leblebiyi anladın. garanti bilemez dedim ama beni yanılttın.
cevap: sen beni küçümsemeye devam et..morartırım adamı..

t.r.k-bel kemikli öyküler

13 Ocak 2012 Cuma

KAPI

-KAPI-
- üzgünsün?


- evet, nereden anladın?


- çok incesin, sağol!


- anlamadım?


- her halinden belli demek istiyorum. söyle bakalım, neyin var, yine her zaman ki gibi boş şeylere mi takıyorsun kafayı, bir dinleyelim.


- sana söylemiş olmam gerekir, roman karakterimle başım dertte.


- anlatmadın. kendi yarattığın bir dünya var. bir dolu karakter. boş şeyler..boş şeyler..gerçek dünya neyine yetmedi?


- benim yarattığım bir dünya falan yok, bunu sen söylüyorsun. ben roman, öykü karakterlerimden bahsediyorum.


- gerçek dünyada oynuyorum bazı karakterleri diye sen demiyor muydun a canım!


- evet ama bu "yarattım" anlamına gelmez ki. kimseye bir zararı yok bunların. ve ben de bir roman karakteriyim aslında..ve aslında sen de roman karakterisin. bunu duymanı hiç istemezdim.


- o romanları, öyküleri sen yazmıyor musun?


- evet ben yazıyorum. ama oynamıyorum. başkası oynuyor. başka bir karakter. tıpkı sen gibi.


- beni boş ver şimdi. pekala hangi karakterinle başın dertte senin?


- oynayanla. oynamak istemiyor artık. biliyorsun, içinde olduğum ama benim oluşturmadığım dünyada, tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi ölümler olur. gerçek dünyada ölenlerin nereye gittiğini hepimiz biliyoruz, veya hiçbirimiz bilmiyoruz.


- ee?


- içinde bulunduğum ve senin de dahil olduğun dünyada bir roman karakteri öldüğü zaman o karakter dünyaya salınıyor. 


- nasıl yani, anlamadım?


- yani şu anda gerçek dünyaya saldığımız ve oynuyorum zanneden karakter aslında bizim yaşadığımız dünyada öldü. kendisi bilmiyor, bilirsin söylemeyiz bunu karakterlere. bir sen, bir ben biliriz. bir de biliyorsun bunu da?


- ben bilmiyordum, ilk defa senden duydum. beni ne zaman öldüreceksiniz sizin dünyanızda.


- senin zamanın var daha. ben öyle tahmin ediyorum. kendini boş ver de, ne yapacağız bununla..oynamak istemiyor ve geri dönmek istiyor. bu mümkün değil. imkansız, olamaz böyle bir şey. görülmüş, duyulmuş şey değil! hafazanallah!


- bunu alın, başka birini salın olmaz mı, yazarsın bir karakter daha.


- sen işin dalgasındasın. bu karakter orada hep ezildi. kurtardık oradan bir nevi.


- ezildi mi, nasıl?


- yabancı dil bilmiyordu. ve üstelik kendi dilini de şiveli konuşuyordu. iskoç aksanı. ve gayda da çalamıyordu.


- ne diyorsun yahu?


- biliyorsun  iyi türkçe konuşamayanı salıveriyoruz erkenden. 


- yabancı diliniz türkçe mi?


- evet, ne o şaşırdın?


- ana diliniz de ingilizce o zaman?


- hayır, kendine özgü yazım şekli ve fonetiği olan bir dil. sanki sen bilmiyormuş gibi konuşuyorsun. yoksa bilmiyor musun? sadece yabancı dil mi biliyorsun yoksa..


- niye yapamamış ve neden oynamak istemiyormuş gerçek dünyada?


- bunu anlatmıyor. o'na anlatacakmış.


- o dinlemez ki bunu. işi başından aşkın!


- ben de onu diyorum, ama bir türlü kalın kafası anlamıyor, inatçı keçi.


DEVAM EDECEK...


                                                  T.R.(Ş).KARABANDOĞLU- felsefik konuşmalar











5 Ocak 2012 Perşembe

BİR PAZAR KAHVALTISI


"Küçük öykümden minicik iki kuple.."

   Öyle bir kadınla birlikte olmam gerekir ki; herkes "Allah'ın safının bu kadar güzel bir kadınla nasıl birlikte olabilir" diye şaşkın ve imrenme dolu ağızları bir karış açık kalsın.

   Hiçbir yeteneği yoktu. Mesleği yoktu. Fiziği düzgün değildi. Konuşması berbattı. Yaşam tarzı köylülükten öteye geçememişti. Yürümesi, oturması, kalkması, yemek yiyişi felaketti. Yemek kültürü denen olgu kısır beyninde sadece "karın doyurma" imgeleminden başka bir şey değildi onun için. Bira ve rakıyı içerdi o kadar. Herkes gibi. Bu içerken mezeler utancından dile gelirdi: "- İçme şu zıkkımı, içersen de yanında bizi götürme bari..yeme bizi!"

   İşte böyle bir adamın hayali gerçek olur; masallardaki gibi.

- Hayatım şöyle hafta içi de bir gün ayarlayalım. Hafta sonu her zaman bizim zaten. Geçmesini istemiyoruz. Önemli olan hafta içini de sabırsızlıkla beklemek değil mi, ne dersin?

- Ne içinmiş bu anlamadım?

- Hani haftasonları çok güzel dakikalar geçiriyoruz ya birlikte, anladın ama anlamamazlıktan geliyorsun. Hem fena mı olur, iş stresini ne güzel atarız. Beklediğimiz o günde çok önemli ve stresli, kavgalı, döğüşlü bir toplantımız var, belki de o gün bizim için hiç gelmesini istemeyeceğimiz bir gün, ama biz o günü sabırsızlıkla bekliyoruz gelmesi için. Güzel fikir değil mi sence? Bence güzel fikir.

- Saçmalama. Günü mü olurmuş bunun? Beyefendi sen onu bunu boşver de yarınki "Kahvaltım" güzel olsun. Bu muydu senin "Pazar Kahvaltıların"?

- Çok erken uyanıyorsun. Biraz yatak keyfi yapılmaz mı Pazar günü be! 12'ye doğru uyansak ben sana ne kahvaltılar hazırlarım. Uykulu gözlerle, o gül kokulu teninin sıcaklığı sinmiş yatağımdan kalkayım, ağzımda bir dolu küfür, buna da şükret canım. Cumartesi sabahları kahvaltılarını da gördük.

- Ne varmış, Cumartesi kahvaltılarında? Kahvaltı, mahvaltı yok sana! Görürsün sen.

- Bi'tanem; bir öneri daha getiriyorum sana: İki günlüğüne hafta sonu misafir çağıralım. Objektifliğine güvenebileceğimiz, ikimizin de yakından tanıdığı birisi olsun. Senin Cumartesi kahvaltını, benim Pazar Kahvaltısıyla karşılaştırıp not versin. Olur mu?

- Çok cin fikirlisin. Ama böyle ters işlere çalışıyor nedense. Kabul ediyorum. Nesine?

- Sen ne dersen kabul ediyorum.

- Pekâla, çağıracağımız misafir kim olsun, ona karar verelim.

Devam edecek...


                                                               Tezel Refik Ş.Karabandoğlu- Bir Pazar Kahvaltısı-Öykü